Sayfalar

22 Mayıs 2008 Perşembe

sinek saldırısı

Olymposda garip bir tür sinek vardı. Kabus gibiydiler. Sivrisinek görünümlü ama diil, sinek gibi dolanan, kolay kolay kaçmayan garip bir tür.
Hele de son akşam şaşırıp çiçek kokulu krem kullanmam hayatımın hatası oldu. Etrafımda bulut halinde dolanan ve üzerime yapışmaya kararlı sineklerden kurtulmak için kolonyalı mendillere ve montuma sığınmak zorunda kaldım!!!

20 Mayıs 2008 Salı

Deyiş

Olympos tatilinin diğer bir faydası da dağarcığımıza kattığı yeni deyişler oldu.
Sahil kenarında güneşlenirken yakınlardaki gençlerden biri arkadaşına şöyle seslendi "Kanıma ekmek ban!"
ürpertici!
"Bak ölümü ye, kanıma ekmek ban!"

Lots of Bread

Kaldığımız pansiyonda bir tane mavi turun broşürü vardı. Fethiye, Marmaris, Olympos arası birkaç günlük gezileri varmış. Fotograflar vs de gayet göz alıcı, insanın içi gidiyor. Sonra tura neler dahilmiş ona bakıyorsun. Bizi koparan, yattaki yemek listesi şöyle başlıyor:
Breakfast: lots of bread...

Olympos

3 günlük süper tatil geldiği gibi bitiverdi. Önce dalma konusunda giriştiğim heves sonra rotanın olympos'a çevrilmesiyle farklı bir boyuta ulaştı. Ne zamandır duyup da bir türlü göremediğim olymposa nihayet gidiyorduk. Yalnız bir sorun vardı: müzik festivali nedeniyle her yer dolu, yer bulduğumuz pansiyonun resimleri kabus gibi. Neyse 2 gece hepi topu diyerek yola çıktık.
İşten erken çıkamayınca bizim yola koyulmamız 6'yı geçti. Öyle olunca da hedefe ancak gece 2'de vardık. Burak son derece tedirgin. Beğenmeyeceğiz diye kendini süper sorumlu hissediyor. Ama gecenin o saatinde oda o kadar da kötü görünmedi. Bir tek banyosu ofsayt. Neyse biz zaten gider gitmez sızdık.
Cumartesi saat 10da Burak'ın kalk borusu ile uyandık. Kahvaltıya çıktığımızda Olympos'un güzelliklerini de keşfetmeye başladık. Tam benim sevdiğim gibi, dağ arasında, her taraf ağaç. Hele de ağaçların arasında çardaklar ve etrafa saçılmış minderler benim koptuğum an oldu. Sonraki 2 gün boyunca bulduğum her mindere devrildim:) Hele akşamları o kadar keyifliydi ki 2 günde bitmesine sinir olduk.
Deniz de çok güzeldi ama bir o kadar da soğuktu. Denize girmek büyük bir irade ve çaba gerektiriyordu. Yine de girdik:)
İlk gün deniz kenarında yemek yeme çabalarımız kabus gibiydi. Zaten hepi topu 2 yer var. İlkine gidip süper de bir çardak kaptık ama adamlar ısrarla bizim siparişleri getirmeyince yaklaşık bir saat sonra kalkıp yandakine gittik. Allahtan orda servis yapıldı da midemize bişeyler gitti.
Bizim pansiyonun karşısında Türkmen diye başka bir pansiyon vardı. Adamlar kabusumuz oldu. Akşam yemeği sularında başlayan piyanist şantör hem kötü hem de gürültülü idi. Yemeği müteakip ortamdan nasıl kaçacağımızı şaşırdık. Sonra etraftaki bilimum pansiyon ve bar kılıklı yeri gezdik. Yine aynı minderlere serildik:) Yanına alkol de eklenince mayışıp durduk.
Pazartesi dönerken öğlen çıkıp bir de Çıralı'yı görelim dedik. Orası da süpermiş. Yemyeşil alanlar, ağaçlar ve rengarenk çiçekler arasında sevimli yapılar. Çıralı sit alanı olmadığı için orda yapılaşmaya izin verilmiş ama allahtan görüntüyü bozmamışlar. Bir sonraki tatilde kesin gidilecek yerlerden biri olarak kendisi listeme eklenmiş bulunuyor.
Resimler sonra:)

11 Mayıs 2008 Pazar

Biri bana dur desin

Ben iyice kontrolden çıktım bu aralar. Çarşamba günkü muhabbet yetmemiş olacak ki 2 gündür yine fıttır fıttır dolanıyorum.
Dün akşam üzeri telefon çaldı. Arayan Saltuk. Ankaradaymış ve hatta Hazinedeymiş. Onla biraz takılıp milleti dolaşalım derken saat 7 oldu, hadi yemeğe gidelim dedik biz de. Gülsün, Saltuk, ben Bilkentteki Macellan'a gittik. Hem bahçesi olsun hem alkol olsun dedik. Ama hava soğuk olduğundan içeride oturduk. Saat 9 küsür falandı dağıldık. Sonra ben enişteyi alıp eve geldim.
Bugün kaç günün yorgunluğu ile 10.30 gibi uyandım. Sallana sallana 12 gibi kahvaltıya oturmuştum ki Hülya aradı. Şenlik sebebiyle ODTU ye gitme hayalimiz vardı ama hava serince olunca ondan vazgeçip rotayı Optimum'a çevirdik. Hedef Simay'a hediye almak. Saat 12:30 falandı evden çıktım. Çıkış o çıkış. Önce Hülya ve Emre'yle Optimum. Ordan Simay'a hediye ve kendime bluz aldım. Saat 3 suları ordan ayrılıp onları eve bıraktım ve Saltuk'u evden alıp 4'de kızlarla buluşmak üzere Konutkent Kıtır'a yollandık. Vardığımızda tabiki bizden başka kimse gelmemişti. Neyse önce Zeynep sonra Gülsün, Okan ve Selçuk da geldi. Saat 18:40 a kadar bilimum aperatif eşliğinde içtik. 10 parmak daldığımız tavuk kanatları, yok tavuk strip yok kıtır tabak falan bilimum çeşit takıldık.
Saat 18:40 olduğunda 2 gündür yaptığımız aktiviteler yetmediği için Saltuk'la bu sefer de teşvik tayfasıyla buluşmak üzere ordan ayrılıp 4. caddedeki kanatçıya gittik. Benim planım da 9 gibi ordan da ayrılıp Bülent ve Cerenle sinemaya gitmek. Yalnız yine herkes geç geldiği için rakı muhabbeti 7 değil 8 de başladı ve ben de yüksek ısrar üzerine sinemayı ektim. Grup geçen günkü gibi. Harzem, Şerif, bu sefer Mustafa Bey, Saltuk ve ben.
Az evvel az yemişiz gibi Kanatçı da da bilimum meze, kanat ve rakı takıldık. Muhabbet gene süper. Masada gıyabında bulunan bilimum insan:) TS-FB maçı bittikten sonra Ayça da geldi. Geceyarısına doğru Kamil teşrif etti. Bu arada burası bizi kesmeyince hadi bara gidelim dendi. Ben November diye teklif etsem de Ayça Wall deyince onun hatrına hep beraber teee Konutkent Wall'a geri geldik. Orası da nasıl şık ve tiki bir yer. Yalnız muhtemelen maç sebebiyle tenhaydı. Biz de birer içki içip 2 falandı ordan çıktık.
Bu arada Kamil maçı başka bir restoranda izleyip 2-3 parça şeye dünyanın parasını ödemiş, bir de aç kalmış. Kanatçıya geldiğinde de mutfak kapanmıştı. Sonuçta saat 2 de hala aç olduğu için Wall'dan çıkıp bu kez de köyün içindeki profesöre gittik. Orda kokoreçler yendi, yüzler güldü. 2.30 felandı artık geceyi noktalayıp eve döndük.
Ben de evden çıktıktan 15 saat sonra eve girmiş oldum.
Yarın için henüz plan yapmadım... nereye gitsem ki:)

9 Mayıs 2008 Cuma

Türk mü, yabancı mı?

Öğlen yemeği dönüşü asansöre Z0 dan binmek tam bir kabus. Ancak yüzsüzlük edip aşağıya gidene binersen odaya makul bir zamanda ulaşma şansın oluyor. Hadi bugün yüzsüzlük etmeyeyim diyerek 2-3 asasörü es geçtim. Bu arada bekleyen sayısı 10 falan oldu. Bir tane de mavi gözlü yabancı görünümlü hoş bir bey var. Türk mü yabancı mı pek anlaşılmıyor. Neyse ben konu üzerinde düşünürken aşağı yönde bir asansör geldi. ben de "ee başlarım" diyerek yöneldim. Baktım 5-6 kişi daha bindi. Yeterli kalabalık olursa çevirme şansımız da var. Ancak bu şahıs ve beraberindeki 1-2 kişi daha bekliyor. Ben de yabancı olduklarını varsayarak "you can come as well" dedim. adamlar tepki göstermeyince türk olduklarını dehşetle farkedip hemen çevirdim ve "ee yukarı dönebilir, binin isterseniz" dedim. Öyle olunca bekleyen herkes asansöre yöneldi. asansörde yeterli ağırlık oluşunca döndü. Kat numaralarını sordum. Tek tek basıyorum. Biri "hizmet süper" dedi ama ben utancımdan dönemiyorum bile. Sonra biri "e tip müsait olunca yabancı sanılması normal" yorumu yaptı. Meğer bunlar grupmuş. Ben de "ne biliyim, tepki göstermediniz" falan oldum. "Nasıl döndürdünüz? vs" ortamda geyik dönüyo, bir yandan laf yetiştiriyorum ama hala sadece önüme bakıyorum. Neyse 10 da indiler de yüzümü yerden kaldırabildim:)
Moral of the day: her gördüğün mavi gözlü gavur tipli adam yabancı olmak zorunda diil!

8 Mayıs 2008 Perşembe

Adana Asmaaltı

Dün Harzem'in girişimi ile nihayet biraraya gelebildik. Şerif'in çocukluk arkadaşı Kamil tanıyormuş, Bahçelide Adana Asmaaltı diye bir yere gittik. Meyhane kılıklı bir restoran kendisi. Ama biz torpilliydik ya süper güzeldi herşey. Ben önce şarap içmeye yeltendim ama garip bişey gelince bana kıyamadılar, ben de rakıya döndüm.
Tayfa süperdi. Harzem, Şerif, Kamil, Soner, ben, 1-2 saat için Oya ve Bartu ve Ayça. Bütün akşam gülmekten gözümden yaş geldi. Kandaki alkol seviyesi arttıkça muhabbetteki sınırlar kalktı. Anı ve fıkralar ortaya dökülmeye başladı. Sonuna Harzem bir de fal patlattı ki, keyfimize diyecek yoktu.
En kısa zamandı tekrarını bekliyoruz:)

Atkinsons

Cenevre'de Dilek beynimi yedi ve sonunda beni de Atkins diyetini denemeye ikna etti. Hadi bakalım dedim ben de, bir de bunu deneyelim. Ama etraftan -hele Hülya'dan-inanılmaz bir direnç. Kimmiş bu atkins? ne demiş. Oğulları ne iş yapıyormuş? atkinsons imiş aslında o:)))))) Karısı da varmış. Mrs. Atkinsons...

28 Nisan 2008 Pazartesi

Maç mı, hakem mi?

Dün Ege'yi FB-GS maçını izlemek üzere Vişnelik'e götürdüm. Ben maç izlemeyeli daha doğrusu futboldan kopalı asır olmuş, ne kimseyi tanıyorum, ne futbolcuların adını biliyorum ne de neye benzediklerini. Maç boyunca yanımda Burak'ı sinir ettim. Maç da son derece sıkıcı bir maçtı. Taa ki ekranda hakemin yüzü belirene kadar. Hakeme ilk görüşte hasta oldum. Nasıl sevimli bişey. Hemen sordum kim bu diye. Fırat Aydınus'muş adı. Adam fena değil, yakışıklıca, ama ondan da önemlisi süper sempatik. Futbolcular kendini yerlere atıyor, bu yemezler gibisinde gülerek yanına çağırıyor.
O ekranda belirdikçe ben mayıştım. Bayıldım valla. Adamın hayrına izledim maçı.
Maç da dedim ya son 10 dakikasına kadar çok bayıktı. Bi de salon çok kalabalık. En olmadık pozisyonlarda bile hoop ayağa fırlayıp heyecan yapıyorlar falan. Milleti izleyip kendi kendime eğlendim ben de.
Ay hakem süperdi ama yaaa.... meeee...

21 Nisan 2008 Pazartesi

Painted Veil (Duvak)

"Sometimes the greatest journey is the distance between two people"

Dün akşam izledim bu filmi. Aslına aylar önce dvdsini ele geçirmiştim ama bir türlü elim gidip de izleyememiştim. Dün filmi digiturkte görünce fırsatı kaçırmayayım dedim.
Film 1925 yılında Çinde başlıyor sonra flashback lerle 2 yıl öncesinden hikayesini anlatıp bir yandan da devam ediyor. Aslında filmin konusu nispeten bilinen hikaye. Adam kıza aşık olur, kız aileden kurtulmak için adamla evlenir, kız mutsuz olur, adamı aldatır, adam öğrenir, kızı uzaklara götürür, kız adama aşık olur, biri ölür...
Detaylara gelinceŞ Edward Norton (walter) mikrobiyolog. Şangay da bir labda çalışıyor. Londra'da gördüğü Naomi Watts (kitty)a aşık oluyor. Kız da ailesinden kaçmak için evlenmeyi kabul ediyor ve birlikte Çin'e gidiyorlar. Kız mutsuz oluyor ve kocasını aldatıyor. Walter bunu anlıyor ve Kitty'nin önüne 2 seçenek sunuyor: ya benimle kolera salgını olan ücra bir köye gelirsin ya da seni zinadan boşarım. Kitty itiraz edince zeki bir hamle yapıyor. Eğer sevgilin karısından boşanıp seninle evlenmeyi kabul ederse ben de senden sessizce boşanırım yoksa diğer seçenekler diyor. Sonuç: sevgili Kitty'i yüzüstü bırakıyor.
Sonra doktorla Kitty bu ücra köye gidiyorlar. Walter kendini köyü koleradan kurtarmaya adıyor. Ordaki batıl inançlarla savaşıyor. Bu sırada Kitty yavaş yavaş kocasının bilmediği yönlerini görmeye başlıyor. waşter da Kitty'deki değişimi farkediyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. İlişkileri düzene girdiği sırada Kitty hamile olduğunu öğreniyor ama babanın hangisi olduğu belli değil. Doktor önemsemiyor. Herşey yoluna girdiği ve koleranın kontrol altına alındığı sırada başka köylerden gelenleri tedavi etmeye çalışan Walter hastalığa yakalanıyor ve Kitty'nin kollarında ölüyor.
5 yıl sonra Kitty kocasına benzeyen oğluyla Londra sokaklarında dolaşırken eski sevgili ile karşılaşıyor. Resmi tavırla yanından ayrılırken kim olduğunu soran oğluna "önemli biri değil" diyor...
Aslında klasik bir hikaye olmasına rağmen ben filmi çok beğendim. Edward Norton zaten süper başarılı bir oyuncu. Filmi öyle güzel işlemişler ki izlerken sen de sanki onlarla beraber aşık oluyorsun...

Cenevre güncesi - 2

fvlaef

31 Mart 2008 Pazartesi

Cenevre güncesi - 1

Gün 1: 22 Mart
Sabahın köründe (tam olarak 5.30 felandı) düştüm yola. Önce istanbul derken Cenevre. Yol kolay geçti. Açtım laptopı, önce lost sonra prison breakler derken yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Yol kısa ve saat farkı da olunca öğlen 1 de varmıştım. Dilek beni aldı ve eve gittik. Hava soğuk, sabah kar yağmış ama sonra erimiş.
Hava kararmadan genel bir Cenevre turu atalım dedik. Şehre inince ilk göze çarpan göldeki patlak boru oluyo. Su o kadar tazyikli ki 40-50 mt yükseliyor. Meğersem pek ünlüymüş. Dedim ki sizin patlak borunuz varsa bizim de var. Yazın gelseydiniz de görseydiniz zavallı semtin halini.
Sonra dolanmaya devam ettik. Bir sonraki durağımız çiçek saatti. O da meşhurmuş. Ben de her turist gibi fırsatı kaçırmadım.
Sonra şehir merkezi turu... Güzel şehir.

Gün 2: 23 Mart

Pazar günü Dilek'le evlerinin etrafında yürüyüşe çıktık. Son derece huzurlu bir ortam. Evin yanından dere geçiyor, ilerisinde çiftlik falan var. Etraf yemyeşil, süper doğal bir ortam.
Yürüyüşün ardından göl etrafında arabayla tur attık. Küçük küçük birbirini takip eden bir sürü köy var. Köy dediysem ebat olarak köy ama gelişmişlik ve gelir düzeyi olarak sanırım bizim şehirlere bile basarlar. Hermance, corsier, vesenaz, Coppet, Versoix ve favorim Nyon... Yanyana dizilmiş süper köy / kasabalar...

Gün 3: 24 Mart
Pazartesi günü büyük bir sürprize uyandık:

Kar o kadar güzel yağıyordu ki, lapa lapa ve her yer bembeyaz. Biz de iyi bir fikir olduğunu düşünerek yakınlardaki Jura'ya gitmeye karar verdik. Tabi biz evden çıkana kadar öğlen olmuştu ama en fazla 1 saatte vardık Jura'ya. Sabah bizi karşılayan sürpriz orda da devam ediyordu. Tolga kaymaya heveslendiyse de bizden destek görmeyince sadece Bora'nın kızağıyla 1-2 tur atmakla yetindik.

Kar durmadan yağdığı için dönüşü erkene alıp dağdan ayrıldık. Allahtan araba sağlamdı da tipiye rağmen kazasız belasız döndük eve:)
Aslında geçen hafta hava süpermiş. Hatta tüm kış doğru düzgün kar yağmamış. Dilek tüm bu karın benim gelişime denk gelmesine çok üzüldü. Kar o kadar güzel yağıyordu ki benim umurumda bile olmadi. Bembeyazın verdiği huzur tüm olumsuzluklara değer bence. Hem süper beyaz hem temiz dağ havası ve muhteşem dağ manzarası. Dağın olmadığı yerde bile yetecek kadar doğa parçası. Onlar benim şanssızlığıma üzülürken ben halimden memnun etrafı seyredip durdum:)

19 Mart 2008 Çarşamba

Pasaport krizi

Dün gece saat 23:30 sularında kafamı yastığa koyduktan az sonra aklıma pasaportumu kontrol etmek düştü. Kalkıp olmuş olması gereken çekmeceye baktım. Allah allah, burda diil. Bir kutu vardı takı vs koyduğum, o nerde ki? Dolaptaydı, ups, onun içinde de değil. Küçük oda? yok, yok, yok! Giderek paniğim artmaya başladı. Yola çıkmama 3 gün kalmış, 3 günde pasaport çıkar mı ki? ya da kayıp olduğu için ne yapmam gerekir falan filan.
Sonra umutsuzca ama son bir umutla, Simay'ın tüm itirazlarına rağmen elime bir bıçak alıp gecenin yarısında bodruma indim. Yok canım kimseyi bıçaklamak niyetinde değilim, kolileri açmak için. Aşağı indim ama hakikaten umutsuz bir durum. Eşyaları birbirinin üzerine istiflemişler, çoğu görünmüyor bile. Bişeylerin tepesine çıkıp 1-2 koliye ulaştım ama birinde kavanozlar var öbüründe başka bişeyler. Derken gözüme başka bir koli ilişti. Kenarı yırtılmış. Elimi soktum, ayakkabı gibi bişeyler var. Allah allah ayakkabılar yukarı çıkmıştı ama... Aaa bu püskül gayet sık kullandığım ve nerede olduğunu merak ettiğim çantanın değil mi? Sonra koliyi indirip açtım ki aradığım herşey orda. Pasaportum dahil. Büyük bir rahatlama ve zafer edasıyla çıktım yukarı:)
Hala gidebilirim:)

5 Mart 2008 Çarşamba

super reklam

ben bu reklama çok gülüyorum:)

<

Hava değişimi

Bir müddettir mekan değişimi yapmak ihtiyacı içerisindeyim. Uzaklara gitmek, biraz ortam değiştirmek istiyorum. Nihayet bugün aklımın bir köşesinde sallanıp duran bu fikri somutlaştırıp kendisini 1 haftalık seyahat formatına dönüştürme girişiminde bulundum. Bir terslik olmazsa 2 hafta sonra Dilek'in yanına Cenevre'ye gidicem. Biraz ani oldu belki ama amaç uzaklara kaçmak olunca İstanbul bile yakın geldi. Umarım detaylarda sorun çıkmaz da planı nihayete erdirebilirim.