Sayfalar

27 Aralık 2010 Pazartesi

down...

I need some company
I need you tonight
You don't have to talk to me
And don't be polite

Take my body and soul
I feel so old

Down
On the ground
There's no one around
And the snow is falling
Down
On the ground
It's where I'm bound
To be up by morning
Down
Just lay down beside of me
You know what I like
Take what you want from me
We don't have to fight

Take my body and should
I feel so old

Down
On the ground
There's no one around
And the snow is falling
Down
On the ground
It's where I'm bound
To be up by morning
Down

And you comfort me
Until my legs go weak
Hold me closer
We won't speak

Down
On the ground
There's no one around
And the snow is falling
Down
On the ground
It's where I'm bound
To be up by morning
Down

Oh we all keep falling
All down
And the world keeps turning

3 yıl

3 yıl olmuş...
3 koca yıl...
3 koca yıl...
Ya da 3 dakika...
Ya da 3 asır...
Ne farkeder ki...
Yoksan artık hep yoksun...
Hiç yoksun...
Yoksun...
Var olan tek şey yokluğun...
Yoksunluğum...
Özlemim...
Hasretim...
Eksikliğim...
Yokluğunu bir özleyen bilir babacım...
Yokluğunu bir tek yaşayan bilir...
Sen yokluğunu bir de bana sor babacım...
Bir de bana sor...

24 Aralık 2010 Cuma

Bonny

Ehi, benim de bonny'm oldu artıkın:) demin kapı çaldı, baktım koca bir poşet. allah dedim, heyecanla açıp yedikten sonra aklıma geldi fotosunu çekmek:)))
teşekkürler Banusum:)))
foto yüklememe izin vermedi alet allah allah...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Dayak yemiş gibiyim

İyi ki sakinledim bu aralar dedim. haftasonu tokat gibi geldi resmen. memnun muyum? emin diilim ama geçti gitti işte.
cuma akşamı bizim dalış grubu buluşacaktı. ben de yan çizmeye süper meyilli bir moddaydım. hani gitmemek için bahaneler arıyorum. netekim hava soguk, bahaneye gerek yok. tam cayma konusunda karar verdim ki korhan arayıp tekrar gazladı. ergül kesin gidelim dedi derken ben işten 8de çıkmama rağmen karşıya geçip mekana ulaştım. bir gittim ki 10 kişi falan var. böyle bir sevindirik oldum, bi eğlendim falan. hatta gittiğimiz yer kareoke barmış aynı zamanda. hoplayıp zıplayıp arada şarkı bile söyledik. ilk söylediğimiz dancing queen değil ama tarkan vurucu etki yaptı. hem şarkıyı bilmeyim hem de bet sesli olunca sonuç öldürücü oldu. ben gülmekten söyleyemedim ama zaten kimse de söylememe dayanabilecek durumda değildi. şarkı nasıl kapandı bilmiyorum. ertesi gün tarkan'ın intihara kalkışmamış olması muhtemelen olaydan habersiz olmasından kaynaklanıyor.
herkes yorgun olunca 12 gibi mekan terk edilirken ben ve ergül ortak bir arkadaşımızı aradık. o da yakınlarda olunca onunla buluşup geceyi uzattık. biraz daha hopla zıpla... bu arada ben zaten caymaya meyilli olunca kazakla gitmişim işe, o kazakla hoplayıp zıpladım. halimi anlatmak dahi istemiyorum. eve geliş 4, yatış 5!!!
cuma gecesi böyle olunca cts öğlene kadar uyumayı planlayan ben 10:30 gibi uyandım. ama akşam yine program var, dinlenmek lazım. ordan kalkıp oraya devrilerek, arada uyuyarak saati 5 ettim. ardından giyin, kuaför, hediye alışverişi, ucu ucuna konser alanına varış, konser ardından doğumgünü partisi. bu sefer saat 1-2 gibi ben kaçmaya meyilli ama başka bir arkadaş ile birlikte gideceğimizden onun için biraz daha bekleme derken eve (ablama) geliş 4 küsür. pazar gününü de ablamlarda pinekleyerek geçirdim. gece 10 gibi eve döndüm. tabi 2 gündür gecem gündüzüm karıştığı için uyu uyuyabilirsen. gece fır fır döndüm yatakta. şimdi de gözüm kapanıyor:(

17 Aralık 2010 Cuma

okuyorum

Son zamanlardaki uyuz modumu renklendiren bir kitap okuyorum son günlerde. alalı 1 ay falan oldu sanırım ama anca ve yavaş yavaş okuyabiliyorum. (yavaş okumamın sebebi keyfini çıkarmak) kitabı bizim bölümdaş ve hazinedaş yazmış olunca pek düşünmeden satın almıştım. itiraf etmek gerekirse bu kadar keyifli okuyacağımı da düşünmemiştim. ancak başladıktan sonra bölüm bölüm bazen kahkahalar atarak bazen şaşırarak okuyorum şu bizim Japonların ne yaptığını. onlar yapmış, Onur'sa gayet güzel gözlemlemiş ve bir o kadar akıcı ve eğlenceli bir dille de aktarmış bize.
okuması kolay, keyifli ve bir o kadar öğretici. okurken "anaa hakkaten yaa" dediğim o kadar çok bölüm oldu ki...
kısacası: tavsiye ederim.
ps: ilk ve tek japonya tecrübem 1999 yılına ait. ablamlarla gidip 2 hafta kadar kalmıştım. o zaman hiç haz etmemiştim kendilerinden. ama şimdi tekrar fırsat bulsam farklı bir gözle göreceğimden eminim:)

Rölanti modu

Son zamanlarda blogu biraz boşladığımın farkındayım. ama ne yalan diyim içimden yazmak gelmiyor. nasıl desem.. rölantiye aldım kendimi.
akşam için biriyle program yapmamışsam (inanmayacaksınız ama son 2 haftadır sadece 1 akşam çıktım mesela) gecelerim aynen şöyle geçiyor: eve gidilir, derhal eşofman/pijama giyilir, yiyecek bişeyler hazırlanır, hüsam ve kuddusi beslenir, tv karşısında yemek yenilir. yemek bitince yine tv karşısında laptop açılır ve bir yandan yarım yamalak dizi izlenirken diğer yandan facebook'da treasure isle, farmville oynanır. onlar biterse spider solitare açılır. saat 11-12 arası yatağa gidilir, biraz kitap okunur ve uyunulur.
sıkıcı bir insan oldum anlayacağınız... elimde olsa işe de gelmiycem ve hatta yataktan ya da evden hiç çıkmıycam... ama işte mecburen, mecburiyetten:)

14 Aralık 2010 Salı

en kötüsü çaresizlik

dün akşam toplantı sonrası eve dönerken radyoda başınıza kaynar sular döküldüğünü hissettiğiniz olayları anlatın dediler. bir çocuk babasının yere 20 tl bıraktığını, uzaktan kim alacak diye beklediğini, bunun aldığını sonra babasının "paran var mi?" diye sorduğunu ve kendisinin "yok valla" demesi üzerine cebinden 20 tl daha çıkarıp "bunu al, cebindeki 20 liraya ekle, git 1 kilo dürüstlük al" dediğini yazmış... olayı düşünmeye başladım, ben olsam evde yerde bulduğum parayı alır mıydım diye, evime gitti aklım, babama geçti ordan... içim öyle bir acıdı ki... bastıramadım bu sefer duygularımı... küçük gözyaşlarım hıçkırıklara dönüşüverdi... o kadar çok özlüyorum ki babacım seni... elden bişey gelmemesinin çaresizliği ile düşünmemeye çalışıyorum, hayatımı devam ettiriyorum ama hep bir yanım eksik. kucağını özledim, o mahçup gülüşünü özledim. bana verdiğin güven duygusunu özledim babacım. hep bir parçam eksik, herşey yarım...  
en kötüsü çaresizlik... hiçbir şeyde, hiç kimsede teselli bulamama, avunamama...
öyle özledim ki babacım seni...

Nerde kalmıştık?

Garip bir ruh halindeyim son zamanlarda. aslında huzurluyum bir nebze. zorlamıyorum hiçbir şeyi. bazen 1-2 arkadaşla buluşup bişeyler yapıyorum, yoksa evde oturup tv izleyip bilgisayarda oyun oynuyorum. pinek yapıyorum.
iş görüşmesi yapıyorum bir yandan. gerim gerim gerilmiş durumdayım eş zamanlı olarak. görüştüğüm pozisyonlardan birisi ankara'da. dönmek isteyip istemediğimden de emin değilim. bu kadar stres yaptığımı ancak görüşme öncesi ve sonrasında uykusuz geçen geceler neticesinde algıladım.
sonra, dün bir toplantım vardı ankarada, pazardan gittim ben de. ilk karı gördüm:) bembeyaz, karı ne kadar sevdiğimi bir kez daha farkettim. huzur rengi sanırım benim için. gitmişken ankaranın aslında o kadar ürkütücü olmadığını farkettim yeniden. sevdiklerim orda, bildiğim bir şehir...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Alışmış kudurmuştan betermiş!

Yok aslında alışmakla ilgisi yok olayın ama bu haftasonu gene hastalandım ben. 2  haftadır içtiğim ilaçların bitişini kutlamak amacıyla cts akşamı kızlarla dışarı çıkalım dedik. ben de 2 gündür abur cubur takılıyordum. cts akşamı da bir nebze öyle devam ettim. beşiktaştaki beer pointte patates tava, tavuk kanadı, sigara böreği gibi şeyler takıldık. yanında da bira. ben 2. biraya geldiğimde midem kötü oldu diye içemedim. sonra da kızların üzerine döktüm zaten.
ardından narpera'ya gittik. orda narpare aldım ama onu da içemedim. midem bir garip. böyle buruluyor vs. keyfim de ufak çaplı kaçtı ister istemez. yarım gibi ayrıldık ordan. taksiyle dönüyoruz, muhabbet etmeye çalışıyoruz ama ben bir yandan kendimi midemi baskılamaya konsantre ediyorum. o yol nasıl geçti bilemedim. indim, eve giderken daha yolda çıkarmaya başladım. kendimi eve zor attım. bir yandan da başım çatlayacak sanki. neyse çıkarınca biraz rahatlayıp yattım ama bu sefer de başağrısı uyutmuyor. sanki beynimin sol tarafından sinirleri damarları çekip çekip duruyorlar, nasıl iğrenç bir ağrı.
sabahı zor ettim. 6 gibi tekrar kusmaya başlayınca baktım olacak gibi değil, ağrıdan uyuyamıyorum, 10 dakikada bir kalk, banyoya koş... sonunda dayanamadım giydim eşofmanları düştüm yola. önce caddedeki acıbademe gittim ama orası poliklinik ya, kapalıymış:( böyle bakakaldım kapısında. sabah saatin 7si. sonra tekrar bindim taksiye. eve mi gitsem diye düşündüm ama eve gitsem acı dinmeyecek. bu sefer aklımda nerden kalmışsa kadıköy şifa hastanesi dedim. adam biliyormuş allahtan, götürdü beni. gittim orda, anlattım derdimi. kan aldılar hemen, ardından serum bağladılar. benim başağrısı hafifleyince ben daha orada uyumaya başladım. doktor gelip dürttü falan. bir de gece çok alkol koması gelmiş sanırım. ben içimden "ya valla içemedim bile" dedim ama kimseye bişey demedim tabi.
serumları yiyince toparladım, eve dönüp sızdım. ha bu arada çıkarken ablamı aradım, ben hastanedeyim, şimdi iyiyim diye. bir güzel fırçamı da yedim. neden sabah aramamışım vs. ulan siz gelesiye kadar ben atladım taksiye geldim napayım yani.
sonra ben uyurken baktım bunlar gelmiş, ama içeri giremeyince kapı çaldılar. şefkat yaptılar bana, bir şımardım ki. ablam çorba pişirdi vs. sonra bir de ultimatom yedim. bundan böyle yediğimin içtiğimin gezdiğimin hesabını verecekmişim, kendime iyi bakmıyormuşum vs. :)))

30 Kasım 2010 Salı

1-2-3 HOP!!!

sabah benden beklenmeyecek şekilde 7:50 de kalktım. nihayet radyolu alarmın faydasını görüyorum. banyo vs derken kuaföre gitmek üzere evden çıktım. tam otoparktan çıktım, caddeye çıkışta bir araba duruyor. haydaaa! adam yolu bloklamış! 1-2 korna çaldım, kimse yok ortalıkta. la havle! öküz vs diyerek indim arabadan. etrafa bakınıyorum. derken bizim embesil yönetici salınarak geldi. onun arabasıymış meğer. öküzcan bırakıp gitmiş. neyse o çekildi yoldan, ben gittim kendi yoluma. derken para çekmek için atm'nin önünde durcam. bankanın yanında da bir okul var. 2. şeritten yanaşıcam sağa ama önde bir hatun durmuş. bekliyorum ki gitsin ben de sağa geçeyim. hatun yavaşça kızı indirdi. kız indi gitti bizimki hala hareket etmiyor. la havle, bekledim biraz daha, baktım gideceği yok "ee senle mi uğraşıcam" diyerek bıraktım arabayı orda atm'ye geldim. tabi ben indikten az sonra kadın gitti, muhtemelen milyon küfürü ben yedim!
atm'ye geldim. tabi ben kadını beklerken sıra oluşmuş. biri tam benden 1 adım önce girdi sıraya. neyse hadi 2 kişi derken atm'yi kullanan da başka bir öküz çıktı. para mı yatırcaktı nedir, salındı da salındı. biz bekliyoruz, o ceplerini karıştırıyor, bişey arıyor. bizim işimiz gücümüz yok ya, dangozun hazırlıklarını tamamlayıp parasını yatırmasını bekliyoruz. lan hepitopu para çekicem, toplasan 30 sn anca sürer. allahın 2 embesili yüzünden 5-10 dakikam gitti.
sakin ol selen, sakin, sakin diye diye attım kendimi kuaföre.
asabiyim kardeşim var mı!!!

29 Kasım 2010 Pazartesi

Bir ankara klasiği

Haftasonu Ankara'daydım. Güya haftasonu tatil, ben de dinlenicem ve arkadaşlarımı görücem. Hepsi yalan. ne doğru düzgün bir plan yapmışım giderken, ne organize olmuşum. yine ordan oraya koşturup, görmek istediklerimin bir kısmını göremeyip ve çoook yorulup döndüm eve.
ne mi yaptım? Önce Serkan'a gidip yeninden kumral oldum. Bu kızıl saçın bakımı çok zor anacım. hemen 2 haftada akıp bakır oluyor.  3 haftada bir boyatmak gerekiyor. sonuç hem daha maliyetli hem de saçıma zarar veriyor. sonuç olarak ben yine çikolata kahve.
Kuaför sonrası quick china tavafı. nefis yemeklerle midemi doldurup ardından kahve ritüelleri. akşama las chicas'da atıştırmalık. eve geliş 11, zıbarıp yatış 12.
pazar koğuş kalk 9.30, kahvaltı 10.30. ardından yine kahve ve kabe ziyareti. ardından kabristan ve bu sefer ki yemek noktası recep usta. bu sefer değişiklik yapıp kaburga dolma değil ali nazik ziyafeti. ardından istanbula dönüş. eve varış? sanırım 11 suları...
yorgunluk diz boyu. 
and içtim bu cts evden çıkmayıp bir o yana devrilicem bir bu yana:)))

26 Kasım 2010 Cuma

Haksızlık etmiyim... halama...

Taylan'ın ölümüne şaşırdığımdan olsa gerek hemen sarıldım klavyeye. sonra bir düşündüm de, halamın hakkını yemişim gibi geldi.
Bayramdan önceki hafta perşembe günü, 11 Kasım, ben tam bir görüşmeye giderken malatya'dan kuzen aradı. "selen'cim, kötü haberim var, türkan halayı kaybettik". ama halam öyle ölümcül hasta değildi ki... kalp problemiymiş.
türkan halam babamın bir büyüğü, komik, esprili bir kadındı. tombik, maharetli. beni inekle tanıştıran:) halamla ilgili öyle çok bir anım yok, netekim yazdan yaza görürdüm ben okurken, sonra çalışma hayatında daha da azaldı görüşmeler. ama her gittiğimizde birbirinden güzel yemekler yapardı. ilk bumbar dolmasını onun elinden yemiştim, bıcik yapardı sonra.. mmm...
cenaze cuma kalkıyordu. babam hayatta olsa mutlaka gitmek isterdi. ben de aileyi temsilen, babamı temsilen atladım uçağa, gittim malatyaya. cenaze arapgire defnedilecekmiş. büyük amcamın kızı füsun da izmirden geldi. aldılar bizi doğru arapgir'e. orada "burda adet bayanlar mezarlığa gelmez" dediler. bizi bağlamaz dedik. biz babalarımızı temsilen burdayız. camide halaya veda ettik, mezarlıkta defnedilirken başucunda babalarımız için yerimizi aldık. dualarımızı edip döndük.
o kısacık günde uzun zamandır görmediğim tüm akrabaları gördüm. küçük çocuk formatında bıraktıklarım genç delikanlı olmuş, liseye gidenler evlenip barklanıp çoluk çocuğa bile karışmış... herkes öyle sıcak, öyle içten ki... hem gönülden sevip hem de bu kadar ihmal etmek akrabaları... anca cenazelerde biraraya gelmek.
sanırım elimizdekinin kıymetini kaybedince anlıyoruz.

Sabah sabah

Az önce internetten gazeteleri karıştırırken bir haber gördüm. "onur bayraktar hayatını kaybetti." bakakaldım habere. tıkladım hemen. allahım bu taylan mı? bir yandan da emin olmak için simay'ı aradım. daha ben "onur bayraktar" diye başlayan cümlemi bitirmeden "evet" dedi. "onur bayraktar", ya da ailedeki ismiyle "taylan" benim eniştenin kuzeni. dayısının oğlu. üstelik onlar bizim gibi de değil, birbirine bağlı, yakın, sık görüşen bir sülale.
bir yandan haberleri okuyorum, diğer yandan enişteyi arayıp başsağlığı diliyorum. böyle bir salakladım sabah sabah. insan yaşlı ölümüne bir nebze daha metin bakabiliyor ama genç olunca... hele de kaza sonucu... öyle üzüldüm ki anlatamam. gene ben dış kapının mandalı... ailenin halini düşünemiyorum... ilk elden biliyorum ki ateş düştüğü yeri yakar...
insan söyleyecek söz bulamıyor işte. ne denir ki, metin olun ve mekanı cennet olsundan başka. onlar bile boş.

25 Kasım 2010 Perşembe

Sersem gibiyim

Kaç gündür sersem gibiyim. Bir yandan kulağımdaki sorunlar diğer yandan iş meselesi ve en sonrasında da geçmişten gelen bazı muhasebeler...
Kulağım dolu olduğu için salak bir formatta dolanıyorum ortalıkta. sürekli bir uğultu ile yaşıyorum. arada açılır gibi oluyor, oh diyorum sonra gene kapanıyor. kırıklık da cabası... böyle bir yorgunluk var sürekli üzerimde. sanırım antibiyotik alıyor olmasam 2-80 yatıyor olabilirdim. Gece de erken yatmama rağmen yatakta dönüp duruyorum. saat 1'e doğru anca dalıyorum ama o zaman da ilaç için tekrar uyanmam gerekiyor. höf pöf yani kısacası.
İş konusunda kısmetim açılır gibi olmuştu ama birden hepsi yeniden tıkandı... hayırlısı diyelim.
Geçmiş muhasebesine gelince; kapattığım bir kapı yeniden çalındı. ne yapmak istediğim konusunda emin değilim. tek bildiğim aynı hatayı 3. kez yapmak salaklığın önde gidenidir.

23 Kasım 2010 Salı

Luxor

Tatilin son günü dalış olmayacağı için Luxor'a günübirlik tur ayarladık. Aslında bu ayarlama işi de kolay olmadı. Bizim kaldığımız otel fransızların gittiği bir yer olduğu için ingilizce bilen rehber bulunamadı önce. bilimum uğraş sonucu ayarladılar da biz de turu yapabildik.
O yorgunluğun üstüne tur için sabah saat 4:30 da kalkmamız gerekti. 5.30 gibi hareket ettik. tabi ben direk uyku modu. arada bir mola, molada çay ve yola devam. 9 sularında Luxor'a varmıştık. Önce karnak tapınağına gittik. kocaman bir yer ancak bizim zamanımız az olduğu için koştur koştur küçücük bir parçasını anca gezebildik. gördüğümüz kısmı bile bende hayranlık bırakmaya yetti. kesinlikle daha uzun bir tatil için gidilmesi gereken bir yer. ordan ayrılıp yemek sonrası nil'de kısa bir motor gezisi yaptık. firavunlar kendilerini nilin suyu ile yıkayarak kutsarmış. ben de elimi soktum suya. gerçi çok pisti, kutsama kısmı pek ümit vermiyor ama o kadar yol gidip nile el sürmemek olmaz dedim.
öğleden sonra da krallar vadisini ziyaret ettik. bu arada hava 32 derece. çöl sıcağı. resmen beynimiz pişiyor. dilimiz 3 karış dışarıda dolaştık vadide. 3 mezar gezdik. sonuncusu zor parkur olsun deme gafletinde bulunduğumuzdan mezardan çıktığımızda hepimiz bayılmak üzereydik. ancak mezar çok iyi korunmuş. yazıtların rengi hala yerli yerinde.
son durak papirus alışverişi. ama geç kalmışız. saat 6 olmadan kontrol noktasından geçmezsek polis şehirden çıkmamıza izin vermiyormuş. biz apar topar ne aldığımız anlamadak atladık otobüse. tam 6 da ilk kontrol noktasını geçtik. ana kontrolü de 5-10 dakika kadar sonra. hepimiz heyecanla polisin hareketlerini gözledik. allahtan geçirdiler de dönebildik.
akşam otele vardığımızda saat 10 olmuştu. hepimiz yorgunluktan bayılmış bir şekildeydik. ergül ve ben gidip bişeyler içip odaya dönüp sızdık.
pazar da geri dönüş yolu zaten...

22 Kasım 2010 Pazartesi

kulak kazası

Az önce yine ablamın zorlamasıyla KBBciye gittim. ben yine "ya giderim bir ara" modunda dolaşmaktaydım. neyse gittim, önce ablam BT çekti. sol kulakta bilmem ne var dedi. sonra filmi alıp KBB uzmanına gittik. çocuk önce filme baktı. ooo çok dolmuş vs dedi. naaptın böyle, solda da var sağda da falan dedi. sonra bir aletle bakıyorlar ya, önce burnuma baktı. "senin burnunda aşırı deviasyon var, sen nasıl nefes alıyorsun" diye sordu. ben de "e alıyorum işte" dedim. bir de üstüne sinuslerde bilmem ne kisti varmış. bu kadar büyüğünü de ilk kez görüyorum dedi. allah dedim ne diyeyim. sonuç olarak sanırım bunca yıldır ben nefes aldığımı sanıyormuşum.
sonra sağ kulağa baktı. kızarıklık var, zorlamışsın dedi. yok dedim sorunlu olan o diil, sol kulak. dur daha ona bakıcam dedi. sol kulağa bakarken adamın dehşeti görmeye değerdi. bir yandan da ablama gösteriyor. kulağın içi kıpkırmızı. nasıl zorlamışsam artık, haşat olmuş kulak. kendi aralarında tıbbi deyimlerle bilmem ne olmasına az kalmış, yok şöyle yok böyle konuşup duruyorlar. doktorun çizdiği karamsar tablo neticesinde biraz şüphelenip "ablam size korkut demedi di mi?" dedim. simay orda yemin ediyor yok öyle bişey diye. dalış zaten yasak da uçmayacaksın di mi deyince haftasonu ankara var dedim. o zaman bilmem ne ilacı falan filan. tıkanıklık da öyle hemen geçmezmiş. 2 hafta falan alır dedi.
kulak o haldeyken ben olsam tek dalış yapmam sen bir de gidip 5 dalış yapmışsın diye şaşkınlığını dile getirdi. ben de cahil cesareti olsa gerek ne diyeyim dedim.
eğer dalmaya devam etmek istiyorsam deviasyon sorununa da el atılması gerekirmiş. ameliyat dedi. hah dedim, modaya ben de uydum. önce şu kulağım bir düzelsin de sonra düşünürüm burun durumlarını...

19 Kasım 2010 Cuma

Kızıldeniz 5. gün

Dalışın son günü:(( zaten 4 günde 8 dalışın anca 4ünü yapabilmişim, kulağımın acısı bir yana buraya kadar gelip dalamamanın acısı başka yana...
Son gün olduğu için diğer günlerde gidip de beğendiğimiz 2 noktaya götürdüler. İki dalışı da aynı debelenme ve kanamalarla, zorla da olsa becerdim. Hele 2. dalış sonunda da bir soytardık ki anlatamam. Komik komik pozlar verip bir sürü foto çektirdik:))
Bir rahatladım ki sormayin:) 10da 6 ile tamamladim turu:) yalnız kulağımdaki hasar harbi çektirecek gibi görünüyor. Umarım uçakta sorun olmaz.
Yarın için Luxor'a gitme plan ve calışmalarımız var. Bir terslik olmazsa daha doğrusu tur ayarlayabilirsek gidip karnak tapınağını gezicez:)))

Hurghada'dan kısa kısa

Daha ilk günden hastalanıp inci'nin ponponlu kukuletasını kafamdan çıkarmadığım, her fırsatta sırtıma mont, havlu koyduğum için adım "alaska" kaldı. Hele de teknede 2 selen olunca rehberimiz mahmud beni alaska diye çağırmaya başladı. Alaska aşağı, alaska yukarı!
2. gün dalamayıp da ergül'le şnorkel yaparken bir yandan da dalgıçlari takip edip yukarıdan şaklabanlık yapıyorduk. Sonra ergül gidip kardeşine 'aşağıdan nasıl görünüyorduk?' diye sormuş. O da 'bıngıl bıngıl' demiş. O andan itibaren de kendimize 'deniz bıngılı' adını taktık. Deniz bıngılı denizin üzerinde yaşar, aşağıdan dalgıç geçerken garip gurup sesler ve hareketler yaptığı görülür gibilerinden yazdık da yazdık:))

18 Kasım 2010 Perşembe

Kızıldeniz 4. gün

Bugün uyanmak pek zor geldi. Ama dün kulakları dinlendirdim ya, dalacam heyecanı ile hazırlandım hemen. Kahvaltı sonrası gene bindik tekneye. Koyulduk yola. İlk dalış akıntı dalışı imiş. Dalışın ortasında çıkma şansı yok yani. Ya daldın ya daldın. Rehberimiz mahmud gelip beni kontrol etti. Dedim deniycem. O da tekneyi tembihledi, dalamazsam beni toplaması için. Akıntı dalışı pek eğlenceliymiş. Herkes hazırlanıp güvertede bekliyor, motor daha hareket ederken ördek gibi peşpeşe atlıyorsun suya. Dışarıdan çok komik göründüğümüze eminim. Neyse zar zor indim gene dibe. Yavaş yavaş ilerlemeye başladık. Birara yükseldik, benim kulak bas bas bağırıyor, body çıkalım mı dedi, yok devam dedim. Meğer o sırada burnum kanıyormuş. Ben farketmedim tabi. Akıntı dalışı pek zevkliymis, yampirik yampirik gidiyorduk, çok komik. Dalış sonunda çıkmaya doğru bir baktık koca bir müren salına salına geziyor. Kıvrıla kıvrıla yanımdan geçti. Ben kıpırdamaya korka korka takip ettim geçişi. Sonra yukarı çıktım. Çıkış gene çok acı çektirici oldu. Gene burnum kanadı. Acı acı acı!
Öğleden sonraki dalışta biraz alçaldım, baktım olacak gibi değil. Yine bırakıp çıktım. Biz ergül'le şnorkel yaptık. Ardından yine saat 4 gibi otele döndük. Biraz snack barda muhabbet ettik. Ardından duş giyin vs gidip otelin karşısındaki cafede oturup muhabbet ettik:) aksam 12 falandı cukka yatak:)

Tur dedikodusu

Dün akşam (yani 3. gün akşamı) ben odadayken oda arkadaşım geldi, hafif heyecanlı durumda. Tam hazırlanırken tlf çaldı. Bu telefonda 'ben ortasında kaldım ne alaka' falan diyor. Allah dedim olay var ama ne. Aman ses etme selen dedim, kitap okuyordum, okumaya devam ettim. Neyse bu gitti aşağıya, ben saçı kuruturken geldi. Senle bisey konuşabilir miyim diye. Hasss dedim. Meğersem tura dalıcı olmayarak gelen 2 ortayaşlı bayan vardı. Bunlar anlaşamamış odada, tartışmışlar vs. Artık aynı odada kalamayacaklarmış, bizim odayı 3leyebilir miymişiz? Amaaan pek mutlu olmadım ama yapacak birşey yok, kadın ortada kalacak, ok dedim ben de. Neyse ben pek mutlu olmayarak ama elimdeki malzemenin heyecanı ile koşturarak havadisleri grubun kalanına yetiştirdim. Bir yandan da, lan eşek kadar kadınlar, ikisi de en az 50, neden anlaşamazlar ki vs diye atıp tuttuk resmen. Sonra gece ben odaya dönerken anahtarı almak için recepe uğradım. Adam dedi ki siz türk dalıcı gruptansınız di mi? Evet dedim, sizden bir kişi apar topar çıkış yapıp türkiyeye döndü. Nasıl yani falan oldum. hikaye sonradan netleşti ki bu anlaşamayan 2 bayandan biri apar topar geri dönmüş! bana faydası ise odayi 3lememek oldu.
Bugün konunun dedikodu kısmı pek eğlenceliydi. Yok o 2 bayan başka bir adam yüzünden tartışmışlar, biri diğerini kıskanmış vs vs. (bu arada bu ilk önce geyik diye başladı ama sonrasında gerçek olduğu öğrenildi!!!) Tam komedi faslı. Allahım sen bizi bu hallere düşürme diye dualar ederek döndük resmen:)

17 Kasım 2010 Çarşamba

Kızıldeniz 3. gün

Bugün yine sabah 7.30 koğuş kalk ile başladı. Akşamki kabuklu ziyafeti sonrası kahvaltıyı geçiştirip tekneye atladık. Yol uzuncaydı bugün. Bir saate yakın tır tır gittik. Benim kulaklar hala iptal. Bugünlük kendimi dinlenmeye aldım. Millet dalarken biz şnorkel yapma kararı aldık. Brifing esnasında bizim rehber burada köpekbalığı olur dedi, bir de kaplumbağa. Ben kaplumbağa aşkına köpekbalığını iplemiycem ama arkadaş ürktü. Resifin kenarından kenarından gitmeye çalışıyoruz ancak nasıl dalga var, biz debelendikçe aynı yerde sayıyoruz. 25 dakikada gittiğimiz yolu 3 dakikada döndük. Kaplumbağa hak getire ama resif balıkları gene süper.
Öğlen yemekten sonra aynı resifin batı yakasına geçtik. Ben gene dalmaktan vazgeçtim. Biz gene taktık şnorkelleri, aslında biraz da istemeden girdim çünkü çok rüzgar var. Yalnız suya girdikten sonra güzelliği karşısında iptal olduk. Mercan yatağı denen bir bölge, rengarenk, balıklar çeşit çeşit. Derken altımızdan bir tane vatoz süzüldü. Anaa diye ona şaşkın bakarken arkadan devasa bir müren kıvrılmaya başladı. Yukarıda dehşetle müreni (adını hamdi koyduk) takip edip ufaktan çaktırmadan motora yöneldik. Bu arada tekne sayısı sürekli artıyor. Bizimkini bulucaz diye yandan yandan bütün tekneleri geçtik, sona geldik, allah allah bizimki yok. Hadi geri dönüyoruz. Bir yandan da lan falan modundayız. biliyoruz bizsiz gitmez ama... İlk tekneye sorduk ileride dedi, biri gittiler he he diye bizi keklemeye çalışıyor. Neyse debelenerekten tekneye ulaştık ki dalışçıların hepsi dönmüş, bir biz kalmışız suda. Bu arada debelenirken başka bir müren (fikri) daha gördük. O da kocaman, bir teknenin altına kıvrılmış dinleniyor. Hem kaybolduk paniği hem de mürenlerin ürkekliği ile attık kendimizi tekneye.
Akşam ki plan hafif / sebze yemek. Son 2 akşam ki aşırı yemekten sonra gayet uygun bir karar oldu sanırım. Şimdi de old town hurghada ya gitmeye çalışıyoruz ama adam dolaştırıyor mudur nedir!!!
Aaa asıl turun dedikodusunu unuttum. Tura gelen 2 ortayaşlı bayan vardı. Bunlar anlaşamamış, başka oda da yokmuş. Benim oda arkadaşına rica etmişler, şimdi bir tanesi bizim odaya transfer oldu. Düdük odada 3 kişi!!! Hayır eşek kadar insanlarsınız, neyi paylaşamıyorsunuz anlamadım ki... Kabağın ucu da bize patladı!!!
...
old town dönüşü başka bir komedi yaşadık. 18 kişiyiz. giderken 2 minibüs gittik. bir tanesinin şöförü bizimle dolandı bile. dönüşte 2. minibüsü bulamadık. bekle bekle yok. napalım 18 kişi aynı minibüse doluştuk ama halimizi görmeniz lazım. minibüs dediysem bizimkiler gibi değil, hindistan fotolarında görülen cinsten. tam tıkıştık hareket edicez, diğeri geldi de apar topar bölündük yine. ama gelmeseydi, hepimiz akraba olup dönecektik otele:)))

16 Kasım 2010 Salı

Kızıldeniz 2. gün

Dün gece saat 10 gibi attım kendimi odaya, ona uyumak değil sızmak denir sanırım. Gece boyu terleyip toksin attım sanırım. Sabah uyandığımda boğaz ağrısı azalmış ancak burun tıkalı idi. Kahvaltıda gene birilerinden ilaç otlandım. Önce burun açıldı ama dalmaya yakın sol taraf alarm vermeye başladı. Deneyelim diyerek inmeye başladım. Sol taraf iptal durumda. 5 mt falan daldım, baktım inilebilir gibi değil. siz gidin ben yukarıdan takip ederim dedim. Yavaş yavaş hem ilerledim hem indim. 10 dakika sonra 8-9 mt inmiştim. Orada gruba dahil oldum. Onlarla dolandım bayağı bir süre. Dalış sonunda yukarı çıkmak daha eziyetli oldu. Sanki birileri kulağıma şiş sokuyor:( bir yandan çığlık çığlığa bağırıyor bir yandan ağrıyor. Neyse bir şekilde acı içinde de olsa çıkmayı başardım. Bu arada sinusleri patlatmışım, hafif kanadı.
Yukarı çıkınca hemen 2. dalışa hazırlanıp sarınıp sarmalandım. Bişeyler yedim biraz kestirdim. 2. dalışı es geçecektim ama rehber burası çok güzel deyince gene kuşanıp indim. Yine aynı terane. Kulaklar sanki saatli bomba. Gene zar zor dengeledim. Zaten max. 10 mt dalıyoruz. Bu sefer sürü halinde aslan balığı, kaya balığı vs vs gördüm. Tam bir görsel şölendi. 1 saat kadar dolandık yine. Çıkış gene eziyet. Kulağım süründürdü resmen. Sinusler gene patladı. Kanadı. Gene çıktım, sanki biri kulağıma şiş sokuyor. Neyse bitirdim dalışı çıktım yukarı, üst giyinmece vs.
Bu dalışları bir de kameraya çektiler. Çok güzeldi:) umarım yarin daha iyi olurum.
...
Akşama gelince: oy oy oy. Akşam balık lokantasına gittik. Balığı boşver kabuklulara dadan modunda, karides, midye kalamar ve yengeç söyledik. Bir de abartmışız ki, bir geldi siparişler, allahım biz 11 kişiyiz, 20 kişi rahat doyar. Karidesler kocaman kocaman, kalamar desen aynen, yengeç zibil gibi, midyeler süper lezzetli. Masada tek eksik var, rakı! Sorduk garsona alkol satmıyorlarmış. Ah ah vah vah formatında yarı buruk hayıflanırken bir arkadaş çantasından rakı şişesinin ucunu çıkardı. Allaaaaah, masa bir sevindi. Sevindi de nasil içicez? Su katmadan, buzsuz vs de içilmez ki bu meret. Lan naapsak ne etsek derken garsonu çağırıp "ya biz dışarıdan gidip alkol alsak olur mu?" dedim. Adam tabi tabi yapınca allah dedim, çığırdım millete "çıkarın rakıyı" diye. Nasıl yani falan oldular. Dedim sordum, sorun yok dediler. Artık bana ne kadar dua etseniz azdır. Bi sevinçle doldu bardaklar. Garson baktı, dedim bizde hazir alınmışı var:))) bu arada ben hasta ya, alkol ucundan acıcık alabildim:((
Töhmeleme formatında yedikten sonra türk kahvesi içtik. Gayet de güzel yapmışlardı. Tüm bunların ardından otele dönüp yatma 11 bile degil!!!

15 Kasım 2010 Pazartesi

Kızıldeniz 1. Gun

Bu sabah bir heyecan bindim tekneye. Su harika görünüyor, yalnız benim boğazımda bir sorun var. Yanmaya başladı. Hemen sedergine ve C vitamini dayadım. İlk dalışı abu ramada isimli bir resifde yaptık. Dev bir müren gordum. Napolyon odur budur bir sürü rengarenk balık. Minik su yılanlarının olduğu bir tarla önünde durduk bir süre. Ben balıklari bekleyip durdum, meğer benim yosun sandığım şeyler minik yılan balıklarıymış. Balıklar ve denizin dibi rengarenk, süperler. 46 dakika suda kalmışız, çok mutlu çıktım yukarı. Yemekten sonra 2. dalış noktasına geldik. Bu arada benim boğaz kötüleşiyor. Neyse birilerinde antibiyotik varmış, akşam otelde alıcam.
İkinci dalışa hazırlandık. Benim birincide kaçırdığım aslan balığı, denizatı gibi şeyleri göstermesi için lideri tembihleyip atladım suya. Ok leştik vs hadin ben iniyorum dedim, başladım alçalmaya. 1 mt, 2 mt... Allah allah kulakta tıs yok. Acık yüksel geri in. I-ıh! Anam, 2-3 denedim yok. 3e indim ağri girdi, çıktım yukarı, dedim body'e son kez deniyorum, ben inemezsem sen git. Netekim benim sinusler tıkanmış, gözyaşları içinde gönderdim grubu. Ben de başka bir arkadaşla tepelerinde şnorkel yaptım. Allahtan reefler çok güzel. Aşağıda ne gördüler bilmiyorum, bilmek de istemiyorum ama reef de kendi başına gayet keyifliydi.
Simdi otele gelir gelmez dayadim antibiyotiği, akşam erkenden yatıcam, yarın da cift doz sudafed ile dalmayı düşünüyorum:))

9 Kasım 2010 Salı

Battı balık artık nasıl çıkar bilinmez!

Haftasonu kendimi kaybettim hükümsüzdür... keşke beraberinde cüzdanımı da kaybetmeseydim. yok gerçekten kaybetmedim, manen:P
Önce bilimum görüşmede / toplantıda giyecek kıyafetim kalmadığından (aslında kıyafet çok da ben onların içine giremez oldum) kendime elbise almaya çıktım. genelde kabeden alışveriş yaparım ama bu kez değişiklik olsun, faik sönmeze gideyim dedim. caddedekinde beden bulamayınca kendimi ablamların oradaki avm'ye attım. bir elbise diye girip 2 elbise, 1 pantalon, 1 kazak alıp, tadilat için bırakıp çıktım (tadilat kısmı önemli, dikkatinizi çekerim, sonra açıklıycam). İndirim mi? o ne ola ki?
ah ulan batıyorum vs derken pazar günü kendimi kızıldeniz öncesi dalış bilgisayarı, palet, şnorkel vs alırken buldum. oooh, ekstreye onlar da eklendi.
sonra saçlarımı 2 ay içinde muhtemelen 6. kez boyattım. anacım bu kızıl çok masraflı bir renkmiş. yeminle boya parası vermekten imanım gevredi. ama olsun, onu da ödedim.
sonra tadilattaki elbiseleri almak için gelip o arada bir de etek ceket atınca çantaya tam oldu. nasılsa kartla alıyorum, sonra başkası ödüyor:)
tabi bir de o koca paketlerle teee bakırköyden eve dönmem gerekti. biraz zorlandım ama taksiler sağolsun, bu acımı da onlar hafifletti:)
saat geceyarısını geçti, ben hala ofisteyim. rapor yetiştirmeye çalışıyoruz. gözlerim kapanıyor. uykum var, sabah erken kalkıcam. imdat!

4 Kasım 2010 Perşembe

Sushi koması

Bence insan ırkına yapılan en büyük kötülük "büyük seçim" ve "yiyebildiğin kadar" menüleri. hani öyle bir menüyü seçip de çatlama raddesine gelmemiş adam görmedim ben. utanarak itiraf ediyorum ki ben de onlardan biriyim.
Dün akşam bir arkadaşla Palladium'daki sushico'ya gittik. Doyasıya sushi yiycez. Önce yavaş yavaş başladık. Şunu deneyelim, bunu deneyelim vs. kendimizden geçmiş bir şekilde yiyoruz. yanına da 1 şişe şarap açtık. ohh... sonra midemiz doymaya başladı ama gözümüz hala aç. bir de şu, bir de bu derken kaç roll yedik emin değilim. ancak en son söylediğimiz 2 roll resmen bitirdi bizi. o 2 roll artık keyif vermekten çıkıp eziyet formatına döndürdü yemeği. her bir taneden aldığım lezzet yerini ıstıraba bıraktı.
tabi üzerine soda... ama sodayı içecek bile yer yok midede... dura dura anca...
lan o son rollu yemeyecektik!!!

3 Kasım 2010 Çarşamba

Fala inanmam ama...

Fala inanmam, falcıya gitmem. gele gidip falcılara verilen paralara çok acırım. hayatımda 1 kere tarot falı baktırdım. o da 2 sene kadar önce taksimde bir kafede. güya iyi bir falcıymıştı. sadece 10 tl kahve parası veriyorsun olayı. o zamanlar da nasıl aşığım. kadın anladı zaar, hep olumlu şeyler söyledi. ben çıktım ki ayaklarım yerde diil. sanırsın çocuk evlenme teklif etti. sonuç? kendisinden bir daha haber alınamadı:)))
neyse bir de susan miller diye bir abla var. astrolojiye ilgisi olanlar çok tutuyormuş hatunu. ben de her ay başında aylık falımı okumayı alışkanlık haline getirdim. gerçi okuduktan birkaç saat sonra ne dediğini unutuyorum. arada tekrar bakıyorum falan. genelde çok alakasız çıkıyor. kadının "aha süper, hayatının aşkı ile karşılaşacaksın" dediği günlerde evde TV izliyor falan oluyorum.
Yalnız 2 aydır söylediği birkaç konu genelleme babında olsa da cuk oturdu. özellikle finansal yorumları resmen cuk oturdu. şimdi geriye dönüp baktım ve helal dedim. neyse allahtan o dönem sona ermiş.
Şimdi bu yazıyı niye yazdım. diyor ki kasım benim için süper bir ay olacakmış. üzerimdeki finansal uğursuzluk azalacakmış, yeni fırsatlar elime geçecekmiş vs. kadın yazmış da yazmış. okurken baktım ağzım kulaklarıma doğru kaymaya başlamış:)))) görücez bakalım:)))

2 Kasım 2010 Salı

İçgüdü

Bizim arkadaşın kardeşini saat 15:30'da mülakata çağırmışlar, hala görüşmeye almamışlar. 2 saat bekleme. birden aklıma kendi başıma gelen bir olay geldi. seneyi hatırlamıyorum ama bezenin ailesi ile yemeğe gidicez. sanırım nikah sonrası yemeği idi. o zaman 95 yılı olması lazım. ama diyorum ya emin diilim. sonuçta onlarla bir yemeğe gidicez işte (bezen help!). benim de gene emin değilim ama sanırım havelsan'la görüşmem var. daha doğrusu ilk görüşmeyi yapmışız ikinci kez çağırmışlar. o gün müsait olmamama rağmen ısrarla o gün çağırmışlar. ama ben galiba halihazırda çalışıyorum ya da öyle bişey. allahım bunuyorum, bezen sen hatırlıyorsan boşlukları doldur.
neyse bunlar ısrarla akşam 6 gibi çağırmışlar beni. diğer taraftan da yemeğe gidicez bekleniyorum. ben 6da koştur koştur gittim ama beklet beklet. yarım saat 45 dakika falan beklettiler. çok sinirlendim. sonra içeri aldılar. hem daha önce görüştüğüm kişi var bir de onun direktörü sanırım. başladık konuşmaya ama ben zaten hem işi çok sevmemişim hem de beklettiler diye sinir olmuşum. görüşme başladı. baktım bana bir önceki görüşmede sordukları soruları tekrar soruyorlar. bir tepem attı. ilk görüştüğüm adam "bu işte başarılı olacağınızı düşünme sebebiniz" benzeri bişey sordu. bir önceki görüşmede cevabı allayıp pullayan ben adamın suratına bakıp "içgüdü" dedim:)))) adamların resmen nutku tutuldu. başka da soru soramadılar:)))) görüşme bitti, ben yemeğe yetiştim. bizimkiler hemen sordular "görüşme nasıl geçti?" ben: "sormayın yaa, adamlar içgüdülerime güvenmediler"
ahahhahah ya unutmuşum bu olayı... çok eğlendim şimdi aklıma gelince:))))

Nevresim takıntısı

Herkesin bir takıntısı vardır sanırım. benimkisi de nevresim takımı. uzun saatler uyumak, yatakta bir o yana bir bu yana devrilmek en büyük keyiflerimden olduğundan mıdır nedir nevresim takımlarına karşı feci zaafım var. deseni itina ile seçilir ama desen kadar hatta daha önemli olan konu dokusudur. yumuşacık olacak, elini sürdüğünde ipeksi bir dokusu olacak. üzerinde pürüzsüz şekilde akacaksın ama kaymayacaksın. saten sevmem. ne o öyle, bir yandan gir, öbür yandan fırla git:PpP ama pamuk-saten karışımı olacak. üzerinde yatarken seni sarıverecek:)))
ellemeden asla almam nevresimi. o dokuyu mutlaka hissetmeli ve onaylamalıyım:)
deseni de sana mutluluk verecek:) baktıkça zevk alacaksın:) rengarenk de olabilir, tek renk de. önemli olan sende uyandırdığı duygular:)
ilk eve çıktığımda hatırlıyorum keyifle kendime birkaç takım almıştım. sonra 1 tane daha, 1 daha falan derken baktım 1 kişi için gereğinden fazla takımım olmuş, e malum madden de külfet. güzeli ucuz değil meredin. kendimi frenlemeye başladım. bir sefer hatırlıyorum yıllar önce unique art'tan bir takım vardı, böyle morlu falan. nasıl güzel. ama 5 yıl önce 150 TL gibi bir rakam. ben gidip gelip yalanıyorum takıma. sonra bir baktım tepe home'da %50 indirim. nasıl mutlu oldum, hemen anında atlayıp aldım anlatamam.
ondan sonra kendime fren mekanizması olarak mağazalardan uzak durmayı belirledim. özellikle unique art ve linens'e girmemeye başladım. kendimi tutamayıp girsem bile aklıma evdeki takımları getirip almamayı başardım.
şimdi bu takıntım nerden mi geldi aklıma. taç'ın web sayfasına üye oldum. bakıp bakıp iç çekiyorum. allahtan ellemeden alamam da kendimi tutabiliyorum:))))
ama çok güzeller yaaa:))))
benzer manyaklığı da arada paşabahçeye girince yaşıyorum. öyle güzel şeyler çıkarıyor ki adiler, aklımdan cinnet geçirip tüm mutfak eşyasını kırıp dökmek bile geçmiyor değil:)))

1 Kasım 2010 Pazartesi

Ben artık advanced bir dalıcıyım:))))

dikkat: uzun yazı!
Uzun bir yazı olacağına dair uyarımı yaptıktan sonra yazmaya başlayabilirim.
Advanced dalış maceramız çarşamba akşamı başladı. eve gittiğimde henüz bavul mavul hazırlamamış olan ben koştur koştur paketlenmeye çalıştım. önce sadece skin'imi götürmeyi düşünürken sonuna doğru kendimi tüm dalış malzememi paketlerken buldum. sonuç: 2 bavul! ha tabi bir de hava soğuk olacak. bereden tut da boğazımı saracak atkılara kadar tıktım çantaların içine. bir yandan dalışları düşündükçe içim üşüyor resmen, diğer yandan kendime küfrediyorum. herşeyi neden son dakikaya bırakırsın diye. bu arada dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor. tabi trafik felç. tur karşıdan geç hareket ediyor, beni almaları nerdeyse geceyarısını buluyor. Yolculuk yapılacak araç mercedes sprinter, okul taşıtımsı bişey ama allahtan sadece 7 kişiyiz de herkes 2li koltuklara yayılabiliyor. bindim araca, hoca hariç kimseyi tanımıyorum. hocayı da daha önce bir kere 2-3 saat görmüşlüğüm var. biraz gerginim ama salla selen yaa dedim kendime. baktım aslında eğlenceli tipler gibi. neyse yola çıktık biz. ben zaten daha çıkmadan sızma modundayım. hemen devrildim. uyukladım yol boyu. yağış devam ettiğinden pek yavaş gidiyoruz. afyon'a ancak sabah 7'de vardık. kahvaltıyı orda yapıp devam ettik. otele vardığımızda saat 13:00. bu arada yağmur aynen devam. o gün dalış yapmamaya zaten karar vermişiz. ben sanki yolda az uyumuş gibi bişeyler yer yemez odaya attım kendimi. bu arada kemerde de bardaktan boşalan bir yağmur durumu var. hepimiz korkulu gözlerle izliyoruz yağmuru. saat 3 sularında ben uyumaya giderken yağmur kesilip güneş yüzünü gösterinde biraz moral bulur gibi olduk.
akşam yemek sonrası ben yine 10.30 sularında sızdım. sabah kalkış 8, hareket 9. uyandık ki ortalık güneşli. bir mutlu fırladım yataktan. yaşasın dalışları yapabilicez. kahvaltı ardından bindik tekneye, çıktık yola. önce navigasyon dalışı, sonra paris batığı, sonra da geceleyin gece dalışı. yalnız biz yola çıktığımız sırada kara bulutlar toplanmaya başladı. kaptan biraz huzursuz. fırtına ile kovalamaca oynuyoruz resmen. bulutları takip edip ters yöne gitmeye çalışıyoruz.
bu arada dışarısı soğuk ama su süper. 23-24 derece resmen. hani dışarı çıkmazsan sorun olmaz. ilk dalış için giyindik kuşandık, atladık suya. battık, dolandık biraz. pusula elde yön bulmaya çalıştık. önce palet saydık sonra kare çizdik. ardından su altında dolandık ama görecek fazla bişey yok, çıktık. ikinci dalış öncesi arada zaman var, ben çok üşüdüğüm için (ve elbisem ince olduğundan) soyundum. bere kafada eşofmanlara büründüm hemen. yemek vs ardından paris batığına doğru yol aldık. bu 2. dalış da batık dalışımız olacak. bu arada hava koşulları sebebiyle gece dalışını ertesi güne bıraktık. batığa geldiğimizde hazırlanma kısmı tam bir eziyetti. elbiseler ıslak, hava rüzgarlı. o elbiseyi nasıl giydim hiçbir fikrim yok. sadece kendi kendime "söylenme selen, bir amaç için burdasın, keyif almaya bak" diye telkinde bulunuyordum. kıyafetleri giyip tekrar atladık suya. 28 metreye indik bu kez. bir an altımda tekneyi görünce bir afalladım önce. kocaman gemi imiş paris gemisi. ertuğrul bey batırmış zamanında. geminin etrafında dolandık, foto falan çektirdik. sonra yavaş yavaş çıktık yukarı. 5 metrede decomuzu da yapıp çıktık.
çıktık diyorum ama ben böyle eziyet görmedim. nasıl soğuk dışarısı. saat geç olmuş, güneş battı batacak. hava buzzz! biz o ıslak elbiselerle, eşyaları çözmeye vs çalışıyoruz. valla üstümü değiştirene kadar nasıl üşüdüysem bütün gece ısınamadım resmen.
bu arada güye herşey dahil bir tatil köyü kılıklı yerde kalıyoruz ama yemekler felaket. sabah kahvaltıda bile yiyecek doğru düzgün şey bulamıyorsun. güya 5-6 çeşit peynir var ama yenecek gibi değiller. herkes pek mutsuz. dedik yemeği otelde yemeyelim. hazırlanıp kemer'e indik. bu arada 29 ekim tabi. kemer'de kutlama var. bir yandan kebapları götürdük bir yandan konser dinledik. havai fişek vs de attılar. çok keyifli idi. dalış grubu gayet içici. otele dönerken tekila zulaladılar ama benim kendisi ile aram bozuk olduğundan sevgilerimi sunup uyumaya gittim tekrardan.
cumartesi koğuş kalk ve hareket yine aynı saat. bu sefer ilk dalış mükemmel yüzerlik. önce ilk grup gitti, ardından body ve ben. önce dizüstü oturuyorsun kuma sonra kendini ufak ufak kaldırıp asılı kalıyorsun suda. son derece keyifli bişey. ama komik olan ben yükseldikçe tüp ve ağırlık beni geriye doğru çekti. hoca sorun yok dedi, az sonra ben yarı yatar pozisyonda suda asılı kalmıştım. halim öyle komikti ki anlatamam. ama asılı kalmayı da becerdim hani. hoca da bayıldı olaya:) ardından başladık dolanmaya. kumluk bir alan zaten. dolandık vs. derken hoca birden durdu ve bize "tekne nerde?" dedi. hö? bu da navigasyon dalışının bir parçası aslında, yani etrafa ve yönümüze dikkat etmemiz gerekiyormuştu. ama ben kendimi balıklara kaptırmışım tekne nerede en ufak bir fikrim yok. hoca soruyor "tekne nerde?" ben diyorum "bilmem, nerde?" tutturdu siz götüreceksiniz diye. body başka bir yön söylüyor ben başka. neyse başladık gitmeye. body ve ben önde güya tekneye gidiyoruz. gittik gittik derken daha önce hiç görmediğimiz bir kaya kütlesine varınca kaldık. hoca orda artık dayanamayıp tekrar öne geçti, bizi biraz daha dolandırıp tekneye götürdü. meğersem benim teknenin olduğunu iddia ettiğim yer tamamen alakasız bir yermiş. klavuzu karga olanın şeklinde yani... yine de bu dalıştan da geçirdi bizi:)))
çıkıp bişeyler yedikten sonra gece dalışını iptal ettikleri için bu sefer balık tanıma dalışı diye salak ötesi bir dalışa soktular bizi. ulan benim zaten başlıklarla hiç aram yoktur. sebzeleri bile 40 yılda anca öğrenmişim. ne bilem hangi balık ney. daldık, gene aynı kayalığa gittik çünkü orada bir sürü balık var. hoca diyor bu karagöz, bu gün balığı yok papaz balığı, gelin bilmem ne derken 20 çeşit falan balık gördük sanırım. ha şimdi sorsanız hangisi hangisi hiçbir fikrim yok. ama 1 saat kadar yine su altında dolandık durduk.
çıktık bu sefer son dalış için paris batığına doğru tekrar yola çıktık. bu sefer derin dalışı yapıcaz. anam hepimiz yorgunuz. aşağıda ya matematik sorusu çözücez ya düğüm atıcaz. atacağımız düğümün garip bir adı var. japonlar bulmuş sanırsam:P yine indik aşağıya, bastık kumlara. ancak önden giden kızlar kumu öyle bir kaldırıyor ki göz gözü görmüyor. öyle ki bir ara body hariç herkesi kaybettim, lan gemi solda allahtan, en kötü  zinciri bulur çıkarım diye düşünüyorum. o sırada body ile elele tutuştuk, halimiz çok komikti, biraz da yükseldik, baktık diğerleri önde hemen. usulcacık süzüldük yanlarına, çöktük biz de kuma. sırayla düğümleri atıyoz. önce kızlar attı, sonra ben. en son body atacak ama çocuk dağıldı. bir türlü doğru şekilde atamıyor. sonra çarpmaya yöneldi. adam onu da yapamadı. biz aşağıda gülmekten kırılıyoruz. 3-5 deneme sonra dayanamadım, olaya el attım. body ile adım adım düğümü attık, takıldığı yerde parmağımı koydum, nihayet tamamladı düğümü de testi bitirip dalışa devam ettik. ardından yine gezinti ve yükseliş.
37 dakika sonra tekneye advanced dalıcı olarak çıktım. pek mutlu ben:) akşamı da bir balıkçı da rakı- balık ile taçlandırdık. sonra gene gümbürdek yatak:)
pazar sabah 9:30 gibi hareket ettik. anam ne uzun yol. gerçi gidiş kadar zor olmadı dönüş. daha seri geldik. saat 8 gibi evdeydim.
bekle beni kızıldeniz, ben geliyorum:))))

27 Ekim 2010 Çarşamba

Yola çıkarken

akşam eve geldim. koştur koştur çanta hazırla. çanta dedimse 3 gün için bavul formatı aldı garibim. hatta 2 bavul. birinde dalış malzemeleri, öbürüne anca ben sığdım. allahım ne kabus. hava soğuk ya, saç kurutma makinası bile aldım yanıma. doldur babam doldur. 2 kazak, 1 hırka, ekstra esofman, yolda giyilecek, kot, terlik, mayo, havlu... daha ne olsun. doldu da taştı benim bücük çanta. sonra baktım sığmama olanak yok, dalış malzemelerimi başka çantaya tıktım.
allaaah maske! maskemi bulamamıştım. of yaaa!
amma söylendim bugün. dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve ben pencere önünde keyif yapacağıma yola gidiyorum.
tamam söylenmek yok, yaşasın eğlence:)

Ya amaaaannnn....

Bazen şöyle enine boyuna düşünmeden, o anın ateşine kapılıp iş yapıyorum ya sonra kendimi çok tepeleyesim geliyor. en son örnek de bu dalış işi. İyi ki bir haftasonu ayvalık'a dalışa gittim yani. sen misin giden, hemen gaza geldim, hadi hoop bayramda kızıldeniz planı. o da yetmezmiş gibi aman öncesinde de advanced olayım. bok var çok afedersiniz. şimdi bir tarafım dona dona kemer'e dalmaya gideceğim bu akşam. nasıl üşeniyorum, şimdiden nasıl üşüyorum anlatamam. bir de gökgürültülü sağnak yağış diyor hava durumu. böğüre böğüre ağlamak istiyorum şu an!
ha bir de astarının yüzünden pahalıya çıkmış olması da işin cabası. kızıldeniz turu ucuzmuş gibi bir de üzerine bu advanced masrafları... katmerli kapak oldu yaaa:(
höf pöf! üstelik bu akşam gideceğimiz turdan kimseyi tanımıyorum. alien gibi hissedicem kendimi resmen. neyse yanıma 2 kitap alayım, kimseye bulaşmayayım. sessiz sessiz bir köşede uyur, kitabımı okurum.
böhü!

26 Ekim 2010 Salı

1 haftada 6 film

Film maratonu gibi 1 hafta geçirdim resmen. izlediğim ilk 2 filmi zaten yazmıştım. 4 tane de haftasonuna sığdırdım. ilki cuma akşamı gittiğim "social network"
Konusu facebook'un kurucusu Mark Zuckerburg'un facebook'u kuruş hikayesi. Benim gibi facebook ile yatıp facebook ile kalkan, hatta facebook'ta yaşayan bir insan için kaçırılması imkansız bir film.
Filmden anladığım adam harbi deha. garip de bir vizyonu var. hakkında bilimum dava açılmış, haklı / haksız bişey diyemem ama gerçekten süper bir iş becermiş bence. kendisinin filmle ilgili olumsuz 1-2 yorumu var sanırım. birinde keşke ben hayattayken çekmeselerdi demiş. eğer olaylar doğru işlenmişse aslında etkileyici bir hikaye. izlerken adama kesinlikle antipati vs duymuyorsun. tam tersine gayet normal görüyorsun vs. film güzeldi sonuç olarak pek beğendim.

Cumartesi akşamı evde dvd keyfine sıkıştırdığım diğer 2 film ise "Machete" ve "Paris'te Son Konser". Machete Robert Rodriguez'in komik ötesi bir filmi. Hani bizim eski cüneyt arkın filmi ayarında. adam bir başına bir ordu adamı öldürüyor vs. ama kadroda kimler yok ki. robert de niro, jessica alba, steven seagal, don johnson vs vs. film boyunca akan kanın haddi hesabı yok. hem de fışkırırcasına. adam koca ustura ile makinalılara meydan okuyor. uçmuşlar ki ne biçim. ama işte nasıl geçtiğini anlamıyorsun. öyle bir film işte.


Cumartesi akşamının 2. ve en çarpıcı filmi: Le Concert, ya da türkçe adıyla pariste son konser. film başladı. rusça. yaaaa! en nefret ettiğim şeydir altyazı okumak. ama filmde insanı çeken birşey var. hani izle beni diyor. film eğlenceli, film sürükleyici, film merak uyandırıcı. ve sonu muhteşem. sonundaki konser sahnesinde tüm soru işaretleri açıklığa kavuşuyor... mutlu ve güzel bir film. gerçekten çok beğendim:)
ve son film: 2012. maya kehanetine göre dünyanın sonu. güneşteki patlamalar yüzünden dünyada meydana gelen dengesizlik. yerkabuğunun dengesini yitirmesi vs. tam bir felaket filmi. ama o da güzel. yalnız filmin en heyecanlı son 2-3 dakikadan önceki 10 dakikasını izleyemedim. nedenini anlatmak uzun sürer. bulursam arayı doldurmam gerek.

22 Ekim 2010 Cuma

Beyin lazım diyorum da inanmıyorsunuz:P

Bir süredir arabamın ABS'si arıza sinyalleri veriyor. yolda giderken birden "stop! breaking fault, abs fault" yanıp sönmeye başlayıp beni korkutuyor. bu durumda fren tutmakla birlikte abs devre dışı kalıyor. arabanın bakımını da bir senedir salak erdem yapıyordu. şimdi kendisi tarih olunca bana kaldı tabi. e bir de ciddi sorun, sanayiye götürmem, sağolsun annemin bir öğrencisi devreye girdi de tanıdık servis buldular. sabah tin tin gittim servise. okudular üflediler, dediler ki abs beyninde arıza varmış. 1600 TL verirseniz yenisini takarız. hadi len ordan dedim ben de. abs tamamen devre dışı kalana kadar ben idare edeyim de sonrası allah kerim.
yaa böyle işte. beyin deyip geçmemek lazım. pahalıya atlıyo anasını satiim.

21 Ekim 2010 Perşembe

stone

Dün akşama 2 aktivite sığdırdım. Gerçi onlara aktivite demek uygun olmaz ama "şey" de demek istemedim:)
İşten çıkınca koşaraktan kuaföre gittim. Malum saçlar yine aktı aktı saçma sapan bir renge döndü. hatta dünkü sunuma da öyle gittim falan. neyse işte dedim böyle rezil gezdiğim, yap bakalım bir güzellik. sonuç, 7 haftada 4. renk. bir de akınca aldıkları hal var, onu da eklersen 5, 6, 7:)))
kuaförden çıkınca bir koşu eve gidip Hüsam'la Kuddusi'ye yem verdim. artık sorumluluk sahibi bir insanım. Öyle fıttır fıttır gez, eve istediğin saatte git falan olmuyor. Kapluşlarım aç beni bekliyor. ancak zamanım az olduğu için tek tek ilgilenemedim kendileri ile, muhtemelen hepsini hüsam yedi, kuddusi gene aç kaldı.
Bir sonraki hedef sinema. bu sefer ki film: stone.
Ben yine konuyu okumadan gittim filme. ama edward abi var ya, kötü olma ihtimali yok diye düşündüm. ama yine bir miktar action bekledim doğruyu söylemek gerekirse. sanırım bende biraz da cape fear tarzı bir beklenti vardı. Neyse film başladı. son derece ağır ilerliyor. fazla ruhani, habire fonda Tanrı ile ilgili yayın yapan bir radyo istasyonu var. sürekli incil okuyup kiliseye gidiyorlar. çok sıkıcı bir yaşam tarzı düşünsene. sürekli radyoda ruhani şeyler dinliyorsun. allah şöyle, allah böyle vs. filmde de hapisanede kafayı yemekte olan stone'un eline geçen bir broşür aracılığıyla nirvanaya ulaşmasına benzer bir konu var işte. de niro amca da kendi cehenneminde bir yandan.
dediğim gibi oldukça ağır bir filmdi. Özlem ilk yarıda çıkıp gitti mesela. ben izlemeye devam ettim. aslına bakarsanız biraz da beğendim. hani öyle çok etkileyici, çarpıcı falan değil ama fena da değil bence. o dini konuşmalar o kadar çok olmasa daha çok beğenebilirdim ama işin can alıcı noktası da odur herhalde.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Sektörel çözümler

Dün öğleden sonra Özyeğin Üniversitesindeki bir derste konuk sanatçıydım. gençlere emeklilik sistemini anlattım. giderken "lan 2 saat ben ne söyliycem şimdi, mümkün değil" falan derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. önce başladım biraz kendimden bahsettim, sonra konuya girdim. biraz soru cevap yaptım, karşılıklı konuşmalar vs derken ben çok keyif aldım. çocukların biraz içini kararttım belki ama en azından sosyal güvenlik ve emeklilik üzerine bir fikirleri oldu hepsinin:) umarım onlar da sıkılmamıştır:)

Ailemizin yeni üyeleri

Pazartesi tek kişilik aileme 2 yeni eleman katıldı: hüsam ve kuddusi.
2 gündür isim arayışındaydım, nihayet karara varabildim. Büyük olan Hüsam, diğeri Kuddusi. Hüsam bir hareketli, bir yüzsüz ki sormayın. beni uzaktan gördüğü anda çırpınmaya başlıyor. İlla yemek vericem kendisine. bir de obur ki aklınız durur. dünyaları versem yiyecek serseri. ağzını kocaman kocaman açıyor her seferinde. hani bazen elimi bile kapıyor. Kuddusi Hüsam'dan fırsat bulursa yemek yiyebiliyor. garibim bir tanesine yüzerken öbürü önüne atılıp kendisini ittiriyor, kapıyor falan. Dün akşam küçüğü beslemek için diğerini akvaryumdan çıkardım bir müddet. küçük biraz yedi sonra diğerini geri koydum:)))
işte bu 2 serseri benim sorumluluğumda artık. bakalım ne kadar süre birlikte yaşayabileceğiz.

19 Ekim 2010 Salı

Korkuyorum

1,5 saat sonra bir takım üniversite 2. sınıf öğrencisine konuk oluyorum. onlara kendimi, iş yaşantımı ve yaptığım işi anlatıcam. Hazırlanmadım, böyle şeylere hazırlanmayı hiç sevmem. doğaçlama takılırım diye düşünüyorum. bizim bir sunum vardı, onu alcam yanıma. olmadı ordan bakar anlatırım.
Uf gerildim.
Saçım da berbat halde. ne renk yapacağıma karar veremediğim için diplerinden kendi saçım çıktı. böyle rengarenk bir modda dolanıyorum. fön de kurtarmıyor. bakımsızlık diz boyu anlayacağınız. akşam kuaförde pişman oldum keşke boyatsaydım haftasonu diye. bebelere rezil olmayalım şimdi.
höf pöf...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Kısmetim mi açıldı nedir?

Malum bir süredir iş arayışım devam ediyor. İş arıyorum derken tüm yaptığım eşe dosta ve HR şirketlerine cv göndermek. bu saatten sonra kalkıp da kariyerden iş bakıp insan kaynaklarına cv göndermek bizi bozar. ben de hem de daha kolay bir yöntem olduğu için böyle yaptım. cv'ler eylülün 2. yarısında gitmeye başladı. ancak hiç ses mes çıkmadı. Baktım neredeyse 2 ay olacak, dizginleri ele almak lazım diyerekten 1-2 kişiye daha mail vs atmaya başladım. derken bişeyler oldu ve peşpeşe alternatif kapıları açılmaya başladı. Önce bir adet HR şirketi aradı. Hem de Ankara'da bir pozisyon için. Pazartesi onlarla görüşmeye gittim. tam pts onlarla görüşmeye gitmeden önce başka bir HR şirketi aradı. Onlar da bir şirket için proje yöneticisi arıyormuş. e güzel, çarşamba da sizle görüşelim dedim. pts görüşme iyi geçti. bence uygun dediler, cumaya şirketle görüşüp size bildiricez. salı günü de ben iş ilişkisi içinde bulunduğumuz biriyle görüşmeye/danışmaya gittim. adam "hemen gel başla" dedi. ben ordan şaşkınlıkla ayrıldım. bu sabah da diğer şirketle görüştüm. onlar da yarın tekrar görüşmeye çağırdı. ben böyle salak modda kaldım.
hani hepsi de daha ilk görüşmelerin yapıldığı, henüz herhangi bir gelişme olmamış yerler ama birden 3 alternatif türeyince önümde kendimi iyi hissettim:)
Her sabah boynuma babamın kolyesini takıyorum ve bana uğur getirmesini dileyerek gidiyorum görüşmelere. umarım en hayırlısı olur:)))

isimle başlayan konuşmalar

ne zaman birisi (arkadaşım/sevgilim/flirtüm/akrabam vs) bir cümleye ismimi söyleyerek başlasa, hele de arada bir es verse gerilirim. genelde iyiye işaret değildir bu. normal veya sevimli konuşmalar isim içermez, ya cim, canım gibi versiyonları olur, uzatılır veya arkasından hemen bir ek gelir. ismin vurgulanması ve tekil olarak belirtilmesi ciddi, genelde hoşa gitmeyecek bir konuşmanın başlangıcını işaret eder. hele flirt/sevgili ise sonunda kesin kavga vardır! ismi vurgulamışsa karşıdaki, ardından gelecek kısım için güç toplamaya başlamıştır. karşıdaki de bir soluk alır... ama bir sonraki cümle gelene kadar beni öyle bir ateş basar ki anlatamam. sakin durmaya çalışırım, o 1-2 sn belki 10 sn cehennem azabı gibi gelir. hani söyle de ne söyleyeceksen, ne olacaksa olsun...
hiç sevmem isimle başlayan konuşmaları / yazışmaları. çünkü söyleyeceğin ekstra bir şey değilse hitap kullanmazsın...
falan filan.
 

şanslı bir şansızlık benimkisi...

Bazen bahtsızlığımın içinde şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. belki de şanslı olan ben değilim, bizimkiler.
Anne malum erkenden gitti. 14 yaşındaydım, hayal meyal hatırlıyorum. zor bir dönem geçirdi. çekti aslında kadıncağız ama ben çok anlamadım. bizim salaklar benden sakladıkları için olayların pek farkında değildim. ben iyileşecek diye beklerken olup bitti herşey. benim hatırladığım 3 aylık bir dönem. öncesi de varsa ben bilmiyorum.
sonra babam... ameliyattan sonraki 2 haftası zor geçti, uyuyamadı, yiyemedi vs. ama gene de elden ayaktan düşmedi. gece yatağına yattı, yarım saat sonra uykusu ebedileşmişti. acı çekti mi bilmem ama sessizce, sürünmeden, huzur içinde öldü bitanem.
Ne kadar lanet etsem de onu benden alana; süründürmediğine, acı çektirmediğine, en çok da yatalak/kötürüm vs kalıp başkasına muhtaç olmadığına şükrediyorum. çok temiz öldü babacım. ölümünü çaresizce beklemeden, acısını dindirememenin çaresizliğini yaşamadan, temizcecik göçüp gitti bu dünyadan.
Bir yandan hastalıktan sürünen, ölümü bekleyen insanlar dururken henüz sapasağlam olanların gidivermesine hala sinirleniyorum. diğer yandan o duruma düşmedikleri için seviniyorum.
bu yazıyı neden yazdım derseniz, facebook'tan bir arkadaşın sessiz çığlıklarını gördüm bugün. annesinin hastalığı, umutsuzluğu, ayakta kalma mücadelesi... ne zor bir durum çaresizlik... boşuna dememişler çaresiz dertlere düşürme diye...
dua etmiyorum artık, dua etmeyi bırakalı bir müddet zaman oldu. o yüzden allahtan bir beklentim de kalmadı. herşey nasılsa olacağına varır. ama inananlar, beklentisi olanlar için acısız, temiz ölümler diliyorum. hepimiz için. hem kendimiz için, hem de geride kalanlar için...

17 Ekim 2010 Pazar

yürüdük ki ne biçim...

Of ne gündü. Dünün intikamını alır gibi 7.40'da kalktım yataktan. evet yanlış okumadınız. 7.40. gece boyu yağan yağmur devam eder de evden çıkmam belki diye düşünürken baktım gayet açık bir gökyüzü. kalkıp hazırlandım ve 8.15 gibi yola koyuldum. Koç'un orda Aylin'lerle buluşucaz sonra Avrasya Maratonu:))))
Altunizade köprüsünün ordan başladık yürümeye. Nasıl kalabalık anlatamam. Hepimizde de köprüden yürüyerek geçme heyecanı var. Yavaş yavaş yaklaşıyoruz. bu arada grup giderek kalabalıklaşıyor. kalabalıklaşında duraklamalar artıyor. bu arada hava sanki bahardan kalmış gibi. muhteşemdi.


Köprüde adımbaşı durup fotoğraf da çektirdik. Başlar daha heyecanlı ve sakindi. Tam ortasında fotoğraf çekenler oldukça fazlaydı. Termos ve sandwichle gelenler bile vardı. Piknik yeri gibi. Bu sene başvuru çok diye duymuştum ama gerçekten çok kalabalıktı. Köprünün öbür ucuna geldiğimizde salıntı çok arttı. Hani içmeden sarhoş olmuş gibiydik hepimiz. doğru yürümek için çaba harcıyorsun. İster istemez midesi havalanıyor insanın. Sallantı arttıkça insanlar hızlandı. Tabi korkanlar da oldu muhtemelen. Hızlıca geçtik son kısmı. Köprü bittikten sonra dönüp baktığımda gördüğüme inanamadım. Köprünün üstü karınca sürüsü ile kaplanmış gibiydi!! wow!
Köprüyü geçince hepimiz yorulmaya başladık ama tabi yol daha yarılanmamış. Allahtan yokuş aşağı, bir şekilde finish'e vardığımızda saat 11:30 falandı. Tabi bizim finish başka bir noktadaydı. bir müddet daha yürüyüp kendimizi Namlı'da ödüllendirmeye karar vermiştik. Ödülümüz kahvaltı ve öncesinde baklava:) e o kadar yürümüşüz ama!!!
Kahvaltı sonrası Aylin, Kaan ve ben beyoğlu'na geçtik. Güya Kaan'a ayakkabı alınacak. Aldık tabi ama ardından Adidas'a girdik. Adidas ben görmeyeli çok değişmiş. Süper designları var. bazılarını çok beğendim. allahtan beden sınırına takıldım yoksa kendimi kaybedebilirdim:)))
Beyoğlu'nun baştan başa geçmemiz, kahve ve alışveriş bittiğinde 3.5 saat daha geçmişti. dönüş yolu da pek maceralı oldu:) yine altunizade köprüsünün orda otobanda indik dolmuştan. Bir takım çitlerin üzerinden atlayıp medeniyete ulaştık.
Eve geldiğimde anladım asıl ne kadar yorulduğumu. resmen yığıldım koltuğa:)

cts?
cumartesi tek kelime ile hiçbir şey yapmadım. cumadan ablamlarda kalmıştım. 12 gibi kalktım, 1 gibi evden çıktım. değişiklik olsun diye metrobüsle eve döndüm. tabi eve girmem 3 oldu. sonra da evde çıkmadım. sonuç? başağrısı!!!

15 Ekim 2010 Cuma

garip dünya

Cumartesi günü bizim RPG var gene. 2 aydır gidemiyordum, bu sefer gideyim diye heveslendim. beni de yazdılar bir masaya. pathfinder:sayyara. cumartesi için programımı da ona göre ayarladım vs. dün akşam bir mail geldi WoI'den. Masanın DM'i geçirdiği beyin kanaması sebebiyle vefat ettiğinden oyun masası kapatıldı diye. Maile bakakaldım. Nasıl yaa? hiç tanımadığınız bir insanın ölüm haberini alabiliyorsunuz. bir an oyuncuları düşündüm, hepsi gencecik çocuklar. daha da dehşete düştüm. sonra face'den ordan burdan araştırdım. 56 yaşındaymış. hani hala genç bence ama en azından yirmilerinde değilmiş diye sevindim. allah rahmet eylesin. adamcağız pek de gönül vermiş bu işe. en eski DM falan yazmışlar. üzüldüm valla.

14 Ekim 2010 Perşembe

aklıma geldi de...

Bu sabah güzel uykumdan önce kulak kaşıntısı sonra da sivri vızıltısı ile uyandım! yani bu havada istanbul semalarında hayatta kalmayı başaran yegane sivri benim odama geldi sanırım. tamam hayvanları severim ama sivri bunlardan biri değil. sivrinin son nefesini duvarda vermiş olanını severim ben. neyse ne diyordum... öyle de güzel uyuyordum ki anlatamam. baktım saat 6:30. pis sivri dedim, tekrar uyumaya çalıştım ama bir kere o derin uykudan uyanmıştım. bir ara dön dön az kaldı yataktan düşüyordum! neyse zar zor dalmışım gene ama aynı tadı vermedi artık.
....
bir de 2 gündür gündemdeki olaylara değineyim. önce şili'deki madenciler. dün parça parça adamların çıkarılışlarını izledim de... olayı ilk duyduğumda "allahım 3 ay nasıl yaşanır yer altında" diye düşünmüştüm. gerçekten de 70 gün sonra çıkarılmışlar. düşünmemeye çalışıyorum ama diri diri 700 mt'de gömülmek. hayatta kalmayı başarmak. 17 gün sonra bulunmaları ve 70 günde kurtarılmaları. inanılmaz bir hikaye. hele ilk 17 gün duydukları dehşeti tasavvur bile edemiyorum... nasıl bir psikolojidir... neyse mutlu son diyerek üzerinde durmayalım.
ikincisi ise şu izmirdeki kedi olayı. videoyu izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum. izlersem aklımdan çıkmayacağına eminim. o yüzden kendimi bu travmadan korumayı tercih ediyorum. kediyi öldüren çocuk hakkında yorum yapmıycam. sadece oluşturulan web sitelerinden birinde bir arkadaşının yaptığı "kedinin helvasını ne zaman yiycez" şeklindeki yorum beni en az kediyi öldürmeleri kadar dehşete düşürdü. hani yaptıklarının vehametini idrak edememiş beyinler, ardından esprisini bile yapabiliyorlar... söyleyecek kelime bulamıyorum.
kediyi öldüren velet kayıplara karıştı sanırım. onun da o salak yorumu koyan arkadaşının da facebook hesapları kapatılmış. bir müddet ortalarda görünmez sonra yavaş yavaş insan içine çıkarlar, bu olay da unutulur gider... ama umarım kendilerinde bir izi kalır...

Cupcake macerası

Dün akşam cupcake yapma kursuna gittim. Bizim burada coccolat diye bir yer var. pastacı/lezzet okulu denebilir. neyse işte kursu onlar verecekmiş. ben de atladım, Nalan'ı da kandırdım. kaydolduk biz kursa.
bu yemek kursları ne hoşmuş ya. armut piş ağzıma düş olayı. malzemeleri hazırlıyoruz, hoop bizde hazırlanmışı var:P girdik mutfağa, herşeyi ölçüp biçip hazırlamışlar. bize sadece sırasıyla koyup karıştırmak kalıyor. önce portakallı bilmemneli sonra brownie cupcakeler yaptık. (bu arada brownie yapmak çok kolaymış!)









kekler soğurken kremasını hazırladık. rengarenk kremalar. ben kırmızı isterken turuncu almışım. kırmızı yokmuş zaten. işte mavi, yeşil, pembe, sarı bilimum renklerde kremalar yapıldı. sonra da kekler süslendi. Cupcake işinin kek kısmı pek lezzetli de o üstündeki krema tamamen yağ. insanın midesi kalkıyor resmen. ne midesiz su amerikalılar. ben kek ve brownie'yi sade olarak tercih ederim. hatta süsleme azmiyle birkaç tanesine krema koydum ama yerken sıyırıp yemeyi tercih ediyorum. işte marifetlerim:)
...
Bu arada an önce patronla aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Akşam yaptığım cupcake'lerden size getirmedim çünkü muhtemelen 5 gün başınız ağrırdı.
- cupcake mi? senin aslında şöyle kereviz sapı kemirme kursu falan bulman lazım.
- hahahhahahahhahahah, bence de...

12 Ekim 2010 Salı

Eat Pray Love

Dün akşam "eat, pray, love"a gittim. Önce Edward abimin Şantaj'ına heveslendim ama sonuçta kazanan bu film oldu. Film hakkında söyleyebileceğim şey: vasat. bir kadının kendini bulma hikayesi, ama öyle ahım şahım bişey yok. kadın için çok şey ifade ediyor olabilir ama benim için öyle ekstra bir durum içermedi. film aynı sırayla gidiyor. İtalya'da yiyor, hindistan'da dua ediyor ve Bali'de aşık oluyor. ben daha çok giydiği ayakkabıları sevdim. bir de italyadan manzaralar filmin en çekici kısmıydı. Julia roberts yaşlanmış mı, çirkinleşmiş mi bilemedim. bir garip olmuş. clooney'den sonra o da beni bir rahatsız etti. bazı sahnelerde hatun harbi hoş ama bazı yerlerde bu ne yaa falan diyorsun. film amerikada gişe yapmamış, anlaşılabilir. kitap da muhtemelen öyle muhteşem diildir:)
sonuç olarak izlemeyen bişey kaçırmaz bence. ha javier abiyi sorarsanız... yok onun da öyle sorulacak bir tarafı yok. zaten filmin bali kısmının sonunda çıkıyor piyasaya. olmasa da olur yani.
şimdi azimle beklediğim: şantaj:))))

Oyh!

Bu kızıldenizin astarı yüzünden pahalıya patlamaya başladı yaaa:( gitmeden advanced olayım dedim ama advanced olmak da gayet masraflı çıktı. ühühühüüh... murphy! pis murphy!

Sanırım sorun bende...

Çok ilginç...
yazıya başlamaya çalışıyorum ama sürekli yazdıklarımı silip yeni baştan yazmaya başlıyorum. hepsi farklı açılardan.
Önce hayatıma girmesine izin verdiğim erkeklerin hep abuk subuk tipler olup ağzıma sıçtıklarını yazdım. ama bu tam olarak doğru değil. sonra hayatıma girmesine izin vermediğim güzel insanlara değindim ki bu doğru. sonra aslında hayatıma girmek isteyenlere karşı çok seçici davranmadığımı yazayım dedim, ki bu da kısmen doğru. bana değer vermeyen insanları hayatıma alıyorum diye düşündüm... aslında bu da kısmen doğru. ama bir yandan ne yazacağımı düşünürken bir yandan da durum analizi yapmaya çalıştım sanırım.
başımdan geçen ilişkileri -kısa uzun farketmez- şöyle bir düşününce... aslında hepsinin bitmesinin geçerli bir sebebi vardı. gerçekten ilişki diyebileceğim zaten 1-2 taneyi geçmez. diğerleri, ya saçma sapan boşlukta olduğum için "amaan du bakalım bir deneyelim" moduydu ya da saçma sapan boşlukta olduğum için "du bir deneyelim" modu:))))
bir de asıl beni mutlu edeceğini bile bile izin vermediklerim oldu. bana değer veren, mutlu edecek kişilerdi (aklımda 2 kişi var şu anda).
peki neden? neden saçma sapan insanları hayatıma alırken gerçekten değecekleri uzak tutuyorum? neden diğer salaklarla denemeye ok derken bunlardan kaçıyorum? hani etkileşim diyeceğim, kalp çarpması vs. son salak bunun doğru olmadığının en belirgin örneği.
demek ki bende bir sorun var. insan seçmeyi beceremiyorum. kendi değerimi bilmiyorum, ya kendimi indirgiyorum ya da değersiz insanları yüceltiyorum. en olmayacak kişilere izin verirken en değerlilerinin kalbini kırıyorum.
bende bir sorun var ama ne olduğunu ben de bilmiyorum...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Pazartesi klasiği

Klasik olmuş artık. Pazartesi sabahları kısa veya uzun bir haftasonu özeti geçmek. Haftasonu internetten uzak yaşamayı tercih ettiğimden sanırım, görev pazartesiye kalıyor (yalnız yazmayı görev addetmişim resmen:PpP)
bakalım bu haftasonu neler yapmışım: cuma gecesi: sonunda playstation oynamayı başardım. taktım civilization'ı, chieftain'den bir alıştırma turu yaptım. oyun tüm itirazlarıma rağmen 1 gibi bitti. biraz da TV izleyip 2'de yattım.
cts'nin amacı uyumak. inatla yattım yatakta. her uyanma teşebbüsümü inatla reddedip artık kalkayım dediğimde saat 12:39 idi. aslında yapmam gereken bilimum iş olmasa yatmaya devam ederdim ama.. neyse kalktım, kahvaltı sonrası kendimi Kadıköy'e attım. Amaç AHE'nin dg için t-shirt bastırmak. 4 tane ama o 4 tshirtü bulmak 2 saatimi aldı. sonra baskıya gittim. baskıcı abilerin yemek vs rötarları sebebiyle baskı da 2 saat kadar alınca benim eve dönmem 6'yı geçmişti. tabi bu arada yapmayı planladığım milyon iş kaldı. Akşamın keyfi Çamay ve İdil'di. Şarap ve peynir gecesi yaptık. Abant dönüşü aldığım çeşit çeşit peynirleri şaraplarla renklendirdik. Bir de tam kız muhabbeti eklenince üzerine... ama çok erken kalktı adiler, ben de oturup film izledim. sonra gene 1 gibi yattım.
Pazar sabahı da 11 gibi uyandım ama tek farkla: baş ağrısı. o kadar uyumaya zorlayınca kendimi olacağı buydu. hep olur! ben de bile bile zorlarım kendimi, hala akıllanmadım!!! kalktım, kahvaltımı yaptım. güya gidip hediye alıcam ama başım feci ağrıyor. tekrar uzandım. başımı ağrıtan şey uyumak ama geçirmek için de başımın yastıkta olması lazım, böyle de bir tezat. Neyse hediye olayını es geçip biraz daha uyudum. 2:30 falandı kalkıp hazırlanmaya başladım. önce gidip pastayı aldım, ardından dg mekanına yola çıktım. tabi trafik sağolsun varmam 5 oldu.
Keyifli bir dg oldu, sohbet muhabbet. mekan süperdi. El Beso diye kuruçeşme'de bir yer. denize nazır. 9'a kadar da orda takıldık. ardından tekrar eve gelmece. tam aldığım filmlerden birini izlemeyi planlarken TV de sweet november'ı gördüm. ona takılınca benim diğer film güme gitti. tabi gene ağladım ve filmin bana hediyesi sabah uyandığımda ekstra gözaltı torbası oldu. aynaya baktığımda kendimden korktum resmen!
budur:)

8 Ekim 2010 Cuma

"Teamwork" her zaman iyi bir şey olmak zorunda değil!!!

Dün akşam Önder'in davetlisi olarak bir klasik müzik konserine gittim. "2+2 cross cultural marriage" konulu bir piyano resitali. türk ikiz kardeşler arzu ve gamze kırtıl'ın yanısıra 2 tane yabancı çocuğun 4 piyanoda çaldığı eserler. Yer: aya irini. atmosfer: muhteşem.
Önce 2 abi başladı. modern bişeyler çalmaya çalıştılar. İlk çaldıkları sambadan türetilmiş bişeydi sanırım, kötüydü, sonrakiler bana daha çok hitap etmeye başladı. sonra kızlar geldi, onlar da  cemal reşit rey ve shostakovich çaldılar. çok keyifliydi. Aradan sonra mozart ve sonrasında  bu gece ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti adına 4 piyano için bestelenmiş "teamwork I" isimli bir eser çaldılar. bir de bestecisi wolfgang abi eseri ikizlere adamış. merakla bekliyoruz anlayacağınız. başladılar çalmaya, bu arada arka fonda da bir video oynamaya başladı. Valla ben eserden bir bok anlamadım. Benim için hiçbir şey ifade etmeyen gürültü yumağından başka birşey değildi. Ne bir melodi, ne bir uyum. Yani muhtemelen sanatsal bir değeri vardır, çalması vs son derece güçtür ama tek bir cümle ile özetlemek gerekirse "bayburt bayburt olalı böyle eziyet görmedi" buna ek olarak fondaki görüntüler de kabus gibiydi. İşin en işkence tarafı ise videonun eserle eş uzunlukta olması ekrandaki çubuğun ilerleme hızını görünce hissettiğim çaresizlik oldu. o barın ilerleyişine göre eserin daha çok başlarındaydı ve ben çoktan baymıştım. allahım daha 1/5'i anca bitti, bu çubuk ne kadar yavaş ilerliyor diyerek gözlerimle ilerletmeye çalıştım. Sonuçta işkence 25 dakika mı sürdü, 5 saat mi bilmiyorum ama bittiğinde herkes rahatlamıştır diye düşünüyorum.
Yok hocam, bu sanatsa ben sanattan anlamamaya devam edebilirim hani...

7 Ekim 2010 Perşembe

Hayır

Sözlüğümde yeri olmayan, arada bir zorla hatırlamaya çalıştığım bir söz. Genellikle insanlar benden bir şey rica ettiklerinde hayır diyemem. o kişinin tutumlarında bir doygunluk olmamışsa asla diyemem. arada ablama derim, o da artık bazen sabrımı taşırır, yani 35 senede doygunluk seviyesinin haydi haydi dolması normaldir. bazen çok sinirliysem herkese diyebilirim. üstüme gelmeyin!
ama tlf açıp ya da yanıma gelip bana bir şey soran, benden bir şey rica eden insanlara asla hayır diyemem. kendi yapmayı planladığım şeyleri bir kenara atmak pahasına diyemem. biyere gidelim mi? gidelim, yapalım mı? yapalım, alalım mı? alalım. eğer hayır demişsem kesin geçerli bir sebebim vardır: başka bir program, ziyaretçi veya iş.
demin de benzer bir şey oldu. 1 haftadır pinek pinek evde yatacağım akşamların hayalini kuran ben az önce gelen "akşama konsere fazla biletim var, gelir misin?" telefonuna "oluuuur" dedim. ne konseri vs sormadan. direk olur dedim. çünkü "yok gelemem, akşam evde pinekliycem" demek çok mantıklı gelmedi. Hani bunun için bir insana "hayır" demek tersime gitti. pişman mıyım? asla. ne zamandır görüşmediğim birisiydi, sohbet vs imkanı olur işte. hem de müzik dinlemiş olurum. yorulacak mıyım? evet. gene pinekleme hayallerim suya düşecek. ama olsun... pinekleyecek çok zaman var daha önümde...

İlginç

bugün kendimi 1 gıdım daha iyi hissediyorum. hani nerdeyse içimden iş yapmak ve bundan zevk almak geliyor:))) beklesem geçer mi acaba?:)
bir tane garfield vardı, hani yattığı yerden "bugün içimde garip, çalışma hissi var", sonra bekliyor "geçti". o karikatürü bulabilsem cuk oturacaktı ama...

6 Ekim 2010 Çarşamba

down

Kendimi acaip kötü hissediyorum ya. herşey sanki üstüme üstüme geliyor. hiçbir şey ilgimi çekmiyor, mutlu etmiyor, tatmin etmiyor. hiçbir amacım yok, hedefim yok, gayem yok. resmen görev gibi yaşıyorum ve günü geçiriyorum. canım parmağımı bile oynatmak istemiyor. hayatımı resetlemeye ihtiyacım var sanki...

(bu tabi ki gerçek klip değil, biri kendince uydurmuş)

5 Ekim 2010 Salı

Komedi dükkanı

Dün akşam Komedi Dükkanı'na gittim. Öncesinde bibuçuk'ta bira ve hamburger (patlayacaktım resmen) yapıp ardından tiyatroya doğru yola koyulduk. Yola koyulmasına koyulduk da tiyatroyu bulabilene aşk olsun! adres istiklal cad 140/90. 140 numara odakule. soruyoruz kimsenin ses tiyatrosundan haberi yok. deli danalar gibi dolanıyoruz orda. en sonunda bir kitapçıya girdim. kasadaki amca "atlas'ın karşısındaki pasaj" dedi. oha lan! atlas pasajı nere, odakule nere. neyse hızlı hızlı gittik, halep işhanındaymış. bulduk pasajı, hakikaten orda. ama ben köpürüyorum. girişte sorumlu bayanı bulup "olmaz ki kardeşim" falan yaptım. meğer numaralar yeni değişmişmiş de onlar da bilmiyormuşmuş da... dedim yarım saattir bir aşağı bir yukarı koşturuyoruz. olmaz ki!!!
tabi bu arada saat de geç olduğundan hemen yerlerimize geçtik. 10-15 dakika rötarla da olsa oyun başladı. Tolga çıktı sahneye, yönetmenle atışmalar. Bu arada yönetmen kimmiş görme fırsatımız da oldu. Bence Tolga kadar yönetmen de sürüklüyor oyunu. Bunlar başladı oyuna, önce hafif gülmeler vs. Bu arada biletleri öyle bir yerden almışım ki tam sahnenin karşısı. Kameraların çekim alanındayız. Lan hasss falan diye gerildim önce, sonrasında saldım gitti valla. ankaralı şarkıcı muhittin'in parmaklarını ezen meksikalı adı herneydiyseden intikam alma hikayesi. Bir ara gözümden yaş akıyordu resmen. Kasmaktan karnımın ağrıdığını hissettim. Uzun zamandır bu kadar çok gülmemiştim. Nasıl iyi geldi, nasıl iyi geldi anlatamam:)))

4 Ekim 2010 Pazartesi

Bu kadar mı güzel özetlenir:)

Aşağıdaki yazıyı benim hatırladığım en eski "dost"um Selçuk sınıf listesine göndermiş. Abant kaçamağının süper bir özeti. dayanamadım, gelecek günlere hatıra kalsın diye aynen yapıştırıyorum:)))

"gunun özeti;
her bulusmada kendimize daha cok eziyet edip parkuru zorlastiriyoruz...yagmur altinda; gol etrafinda 8km yuruyus... bir sonraki bulusma everest de olabilir...
gunun icten pazarlikcilari;
top yekun istanbul tayfasi;... tayfa ekip olarak  maraton a hazirlaniyorlarmis..bizi idman malzemesi yaptilar...hedefleri buyuk; kopruden gecip avrupa yakasi kahvalti mekanlarinda yer kapabilecek kadar kondisyon ve inanmazsiniz bunu yapmak icin sadece 3 saatleri varmis.... (neyseki inci var ekipte; yoksa hepsi ogun ac kalir)...bu arada "o kadar insan kosarken koprude ne kadar salinim olur" konulu teknik tartismadan cok urktum....
gunun ali agaoglusu;
boluspor un biseylerden sorumlu asbaskani  muteahhitci cem BEY...daha oturakli abilerle arada kendine masa falan yapti..arada bize de takildi hazret... onuncu katta bahce falan hayal ediyor...yerel tv lerde reklamlari donuyor...yakında bir proje ile gelir; direkt hayır deyin, hedef kitlesiniz...
gunun aslinda ne oldusu;
tolga yillar sonra "saturn V" adli performansinin perde arkasini ilk ve son kez abantta acikladi...
gunun matematigi;
ozgun ile tanisali 31 sene; korhan i gormeyeli 22 sene olmus...benim oglana bak bu amca ile (evet abi degil amca; hepiniz amcasiniz iste) ben sen kadarken tanistim dedim...efe bana "eeee? bane ne" diye ifadesiz bakti, matematigi ve sayilari da bilmiyor tabi...
gunun luzumsuzu;
sinan koca bisey bisey...ondan bahsedip...sonra "abi biz niye bu heriften bahsediyoruz" deyip kendimize kizdik...
gunun anisi;
burkay:" gecmis zaman..sene 84-85...sinifta bitirim takilan iri kiyim bir arkadas var...pako diyor  gencler, guclu kuvvetli bir oglan.. (burada korhan araya giriyor; "jimnastik yapti 0,ondandir" falan diye araya laf sokuyor; burkay "bir daha sakin sozumu kesme" bakisi atinca sustu tabi..) bizim cocuklara artistlik yapiyor,racon kesiyor..bir gun "gel lan buraya kocum" dedim...cagirdim yanima, "ne is gozum,yalnıs yapiyorsun" dedim; gozune bir caktim...o gunden sonra bir vukuati olamadi...alemden cikti, tovbe etti..cevreci oldu,humanist oldu..." herkes dinledi;herkes sahit; aynen boyle anlatti...
gunun portturanlari;
bozkurt ilk duzlukte; ozgun ilk "yari oldu" da; caglar ikinci defa "yari oldu" da -ama kayitlara gecsin diye yaziyorum ucu de BORA dan önce- portturdular.... her portturma noktasinda ve cem'in her "yolun yarisi oldu zaten" demelerinde,-en az 4,5 kez- bir hig-tech ekip surekli uydudan gercekten golun yarisi mi diye kontroller yapti.... portturan insanlar olsalar da ozgun ve boz,insanlik adina  yolda kalan var mi diye guzergahda kesifler yaptilar, bir nebze durumu kurtardilar...iyi de oldu, coluk cocuk ve caglar telef olmadi... portturmayanlara gunun ahmak ıslananlari da denebilir, ama o ekipte oldugum icin ben oyle demeyi tercih etmiyorum...
gunun sahtekari;
kemal; "buyuk odul var" diye ekibi surukledi...havuc gormus tavsan gibi motive yuruduk...amma velakin odul modul gormedik...sakaldandir diye dusunuyorum...
gunun cocugu;
cem in ilk sipasi; BORA...bora 4.5 yasinda; savasci yetistiriyor cem onu...yagmur demedi camur demedi adam; fun club acilirsa beni yazin...
gunun gozlemi;
hatunlardan selen vardi yine; kizil olani ama...enisteler tas firin sanki...
gunun dersi;
bir dahaki bulusmaya mersedes ayari bir araba bulup gitmeye karar verdim...kira mira yapacaz artik biseyler; benim araba ezik kaldi...
gunun sonu;
insanlar bosuna "eski dostlar" diye sarkilar yapmiyor...
selcuk"

Cumartesi ve Abant

Yine trafik yoğundu bu hafta. hem mecazi anlamda hem de gerçek anlamda.
Cumartesi günü advanced kursuna gittim. Saat 10 gibi başladık derse, eskiyi biraz tekrar ettik, dalış püf noktaları nelerdi vs. sonra advanced olmak için tercih edeceğim dalış tiplerini belirledik. ben batık, ileri düzey yüzerlilik, akıntı ve gece dalışı tercih ettim. 29 ekimde kemere dalmaya gidicez muhtemelen, orada hangisi denk gelirse onları yapıcam artık. Bayağı da heyecan yaptım aslında. Bir de navigasyon var, su altında pusula ile yön bulma olayı. ya ben zaten ilk seferinde de nefret etmiştim, şimdi de gerildim resmen. ama Can (hoca) gerilecek bişey yok yaparsın diyor.
Kursun sonrasında kısa bir mesai arası verip saat 5 sularında masaja gittim. bir iyi geldi ki anlatamam. gerçi kulunçların benimle aynı ruh halinde değil muhtemelen ama yapacak bişey yok malesef. Masajın devamında ise kuaförde fön ve manikürle günü tamamladım.
Pazar sabahı erken kalkacağım için cumartesi gecesini evde tv izleyerek geçirdim. Adam sandler'ın bedtime stories isimli bir filmi vardı. Eğlenceli bir filmdi, onu izledim. gerçi sanırım ruh halim henüz düzelmediği için filmde bir yandan eğlenirken diğer yandan "öf içim sıkıldı, biran önce bitse" moduna girmiştim. Neyse sonuç olarak film bitti ben de 11 gibi girdim yatağa.
Pazar sabahı koğuş kalk saat 8:30!!! uykumu almıştım gerçi, kalktım. bir yandan hazırlanırken diğer yandan su kaynatıp termosa çay koydum. üstümü giyinip arkadaşlarla buluşmak üzere kapıya çıktım. hedef: abant. Lise sınıfı ile abantta günübirlik bir piknik planımız var. Ankara İstanbul orta nokta olsun diye abant seçildi. bir önceki buluşmamız da sünnet gölündeydi.
Önce 9:30 sularında İstanbuldan hareket eden 3 araç TEM'deki OPET'de buluştuk. Ardından Abanta doğru yola çıktık. Biz güzel güzel giderken birden trafik durdu. Meğer önümüzde 5 araç birbirine girmiş. yarım saat böyel gıdım gıdım gidince artık dayanamayıp karayollarını aradık. biz daha merhaba demeden adam "orda kaza var, tek şeritten akıyor" dedi. hani nerede olduğumuzu bile sormadı:) neyse gerçekten de biz kazaya ulaştığımızda araçları çekicilere yüklemişlerdi, 5 araç da dağılmış. Yani kardeşim güvenlik mesafesi diye bişey var!!! Bence kaza yapanları bir de dövmek lazım. hele de öndekinin tamponuna yapışan manyakları! onların yüzünden yüzlerce araç saatler kaybediyor, boşa giden kaynaklar da cabası.
kaza sebebiyle beklerken de komedinin daniskasını yaşadık. biz çayımızı içiyoruz vs. derken arkadaki arabadan Korhan indi, bagajı açtı, hemen ardından elinde bir tencere ile bize yöneldi. biz dehşet gözlerle "oha, yoksa dolma mı?" derken bize börek ikram etti. biz börekleri aldık, arka arabaya termosla çay gönderdik:) Halimiz çok komikti. İnci sonra anlatıyor, aradaki bir arabadan birisi "bize yok mu" demiş:)))
neyse rötara rağmen Ankara tayfası ile eş zamanlı vardık Abant'a. toplamda 10 mat-e'li, 6 eş, 4 çocuk olmak üzere 20 kişiyiz. bu arada beklenen hava durumu gerçekleşti ve yağmur yağdı. Hava da 6 derece!!! mecburen yemeği içeride yedik. biz yemek yerken dinen yağmurdan cesaretlenip yemek üzerine göl etrafında tur attık. Tabi yolu daha yarılamamışken tekrar başlayan yağmur yürüyüşümüzü daha heyecanlı hale getirdi. Eskileri yadettik, yenilerden bahsettik, sararmaya başlayan ağaçların renk cümbüşünü içimize çektik. Benim son abant ziyaretin sarırım 5-6 yıl önceydi. Sonradan gölün üzerine tahta bir köprü yapmışlar, o kadar güzel olmuş ki, sazlıkların üzerinden yürüyorsun:) köprüden geçip mutlu olduk:) Tabi bu arada ıslanan ve üşüyenler için kuruyu tercih edenlerden araç talep edip onları geri gönderdik vs. ama sona kalan 8 kişi azimle turu tamamladık:)))
Dönüş yoluna 6 gibi çıktık. Önden gidenlerden yoldaki kaza haberlerini alıp ona göre hızımızı ayarladık. Önce Berceste'de durup marketinde kendimizden geçtik. Sanırım 6 çeşit peynir aldım. Bir de bal, reçel ve sucuk:) Oyalanmasına oyalandık da yol tamiratını gözardı etmişiz. 3 şerit yolun 1 şeride indiği o kabus bölgede 1 saat kaybettik. dur kalk, dur kalk, arabayı kullanan ben olmamama rağmen ağlamak istedim resmen. eve vardığımda saat 22:30 civarıydı. Nasıl yorulmuşsam önce koltuğa yığıldım, yarım saat sonra da yatağa kaydım.
Keyifli bir gündü. Tüm soğuğa, yağmura, trafiğe rağmen, eski dostlarla, sevdiklerine olmak güzel bir duygu. onları yanında görmek, görüşmeden geçen zamana rağmen eksilen birşey olmadığını hissetmek:))) iyi ki varlar:))))

2 Ekim 2010 Cumartesi

kalpten girip hayvandan çıkabilmek de bir marifet:)

Ne kadar komplike yaratıklarız. her organ birbirinden bağımsız çalışıyor, yetmiyor bir de tezatlık yapıyor adiler. özellikle duygusal konular söz konusu ise. Kalp ve beyin diye ikiye ayrılmış niyeyse. veya kalp ve mantık. kalp aşka sevgiye hasıl olmuş, beyinse mantığa. sanırım beyniyle düşünen muhakeme yapabilen varlıklar olduğumuz için. sonuç, işte ikisi çatışabiliyor. ha nasıl ikisinin çatıştığı durumlar oluyor, işte o işte bir bokluk var demektir. eğer kalbin de beynin de sana aynı şeyleri söylemiyorsa kaçacaksın kardeşim o ortamdan.
bir de tabi diğer açısı var. başından bir olay geçiyor, beynin mantığın üzülmeye değmeyeceğini söylüyor ama işte kalbin dinlemiyor. ya da mantığın duygularına söz geçiremiyor. saçma sapan insanlar için saçma sapan üzüntüler çekiyorsun. keşke duygularımıza hükmeden bir panel olsa da tuşlara basarak açıp kapatabilsek, ya da programlayabilsek. keşke objektif olmayı başarabilsek. aynı durumda olan bir başkası için yazabildiğimiz reçeteyi kendimize uygulayabilsek. keşke acılarımızı resetleyebilsek ve tekrar tekrar yaşayıp duygularımızı tazelemesek. aşk meşk işlerini hak adalet kavramlarında soyutlasak, sorgulamasak... neden aramasak. tekrar tekrar canlandırmasak her anı. ayıyı inine, domuzu kendi pisliğine gömüp uzaklaşabilsek onlardan. hayatımıza giren her hayvanın ısırık izi kalmasa üzerimizde. ya da tüm hayvanlar aynı olsa da nerden saldırabileceğini bilip kendimizi koruyabilsek, her seferinde çözene kadar savunmasız kalmasak, yeni bir yara almasak. 

1 Ekim 2010 Cuma

Ejderha dövmeli kız

Dün akşamın programı Pelin'le yürüyüş ardından sinema. film: ejderha dövmeli kız.
Önce film öncesi buluşma maceramızı anlatmak lazım. Bu şaşkın Pelin benim evin hangisi olduğunu unutup tee nerelere gitmiş. telefonunun da şarjı yok, yoldan geçen birinden evi aramış, onlar da bana yeni buluşma noktasını ilettiler. Neyse ben de gülerek gittim yeni noktaya. 1 saat kadar caddede yürüyüş yaptık ardından film başlama saatinde sinemaya ulaştık.
Aslında filmle ilgili adından başka bir şey bilmiyorum. Kitabı da en çok satanlar vs arasında görmüşlüğüm var. Kitabı mı okumak daha iyi yoksa filmi mi izlesem diye düşünürken filmle ilgili olumlu yorumlar alınca hadi izleyelim olmuştum.
İlk şok film başlayınca geldi: amanın, filmin orjinal dili ingilizce değil!!! En son ne zaman altyazı okumuştum hatırlamıyorum. Üstelik filmin bütünlüğünü bozuyor. sahneye mi odaklanıcan yazanları mı okuycan insan salak oluyor. nasıl mutsuz oldum anlatamam. ancak bu arada dilin aslında ingilizceyi andırdığını da farkettim. yani bazı kelimeler çok benziyor. herneyse filme gelirsek ne konusu ne de türü hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan gittiğim için gayet merak ve beklentisiz olarak başladım izlemeye. Gerçi bir yandan altyazıları da okumaya çalıştığım için konsantre olmakta zorlandım ama bir süre sonra alıştım. Önce ne bu macera mı diye düşündüm, sonra konuya kaptırmaya başladım. İlk yarıda o gerizekalı gözetim memuru sinirlerimi feci hoplattı. Pelin'le gerim gerim gerildik. İkinci yarıda film daha bir sardı, gizem ve gerilim biraz daha arttı. Ulan film gerilimmiş yaa, tam da ihtiyacım olan şey diyerek izledim filmi. Depresif ruh halime bir iyi geldi ki anlatamam. Hani ruhumu bir mengeneye koysalar muhtemelen benzer hisleri paylaşırdım. Bendeki tüm olumsuzluklara karşın film bence güzeldi. altyazıya rağmen sürükledi beni.     olayların gelişimi de öyle çok alışageldik değildi. gerildim ama beğendim denilebilir:)

Kadın işi çözmüş

Bu baggage reclaim abla hakikaten öyle güzel şeyler yazıyor ki ağzı açık okuyorum. al işte son yazısından:

Why is getting over someone so hard?
It’s the loss of hope and plans. It’s the white space that appears where you thought that you’d be doing stuff with them. It’s how you feel about you as a result of the fact that they’re no longer there. It’s the unanswered questions, it’s listening to the tape of your relationship playing back and wondering what you missed, latching on to something that was said and wondering if that was the start of it all, blaming yourself, sometimes feeling ashamed that you were with them or ashamed that you still want them, remembering the ‘good times’ and then feeling the longing, or feeling indignant that things that they said or professed themselves to be were not what it was. It’s wondering what could have been different and thinking about the coulda, woulda, shouldas. It’s also a lot easier to focus on them as we feel uncomfortable looking too closely at ourselves.
yazının tamamı ise burada.
ve varya, kadın nasıl bilmiş. bu seneki kabusumu hatırlıyorum da, aynen dediği gibi birlikte yapacaklarımızı düşünüp düşünüp ağlamıştım (ya bu font nerden düzeliyo, bu ne yaa). ne kadar çok plan yapmışsak her attığım adım birşey hatırlatıyordu. ama işin aslını sonradan gördüm. aslında o planların hepsi fasarya. hiçbir zaman gerçekleşmeyecek, lafta kalan vaatlerdi. neler planlamamıştık ki, almanya oktoberfest, fethiyede kaplumbağa izleme, selanik haftasonu... ühühüüh peki ben şimdi bunları kiminle yapıcam? ühüühüh.. hep kendimi oralarda onunla hayal ediyordum, ağlıyordum. sonra farkettim ki aslında gerçeğin planlarla hiç alakası yoktu. "talk is cheap, action speaks louder" ya da "ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz". lafların ucuzluğundan kurtulmak zaman aldı. 
gerçekten de ilişkideki hayallerden soyutlayınca kendini, gerçekleri görmek daha kolay oluyor. belki de bu yüzden şu son olaydan kurtulmak için zamana ihtiyacım olmayacak. ister 6. his diyelim ne dersek diyelim, kafamın içinde dolanıp duran birşey hayal kurmamı engelledi. sorgulama modundan çıkamadım bir türlü. gerçekleri öğrenmek şok ediciydi ama yıkılan hayal yok ortada:) 
...
ne yapıyorsak kesinlikle kendi kendimize yapıyoruz (al yeni bir font daha). kendimizi dolduruyoruz. yok yok, insan kesinlikle mazoşist (oh selimden önce düzelttim) bir varlık...