Sayfalar

11 Mart 2010 Perşembe

Yeni market

Bizim ofisin yakınlarındaki bir oto tamirhanesi kapandıktan bir süre sonra alanda hummalı bir çalışma başladı. İlerleyen günlerde sorunca mekanın genişliği sebebiyle yapmış olduğumuz süpermarket tahmininin doğru olduğunu öğrendik. Önce içerisi elden geçti, elektrik tesisatı halledildi, raflar, standlar geldi. Sonra yavaş yavaş ürünleri yerleştirdiler ve bugün açılış gerçekleşti.
Süpermarketin açılışı ile günümüze renk geldi. Önce bu adamlar dinci mi değil mi tartışması yaptık koyu koyu. Hemen gidip alkol satılıyor mu diye kontrol ettik, satılmadığını görünce bozulduk. Ama arada çalan 10. yıl marşına ve açılışa gelen Kadıköy belediye başkanına istinaden yeşil sermaye olmadığına kanaat getirdik.
Bir de sabahtan beri çalan müzikler var tabi. enstrümantal olarak bilimum tango, eski türkçe şarkılar vs. bir yandan renk olurken diğer yandan konsantrasyonumu da bozmadı desem yalan olur.

10 Mart 2010 Çarşamba

Hiiiiiiiiiiiiiiii:))))

15 dakikadır kendi kendime eğleniyorum. Tee ocak ayında bir iş için Ankara'ya gitmiştik. Katıldığımız toplantı esnasında ben ordaki abilerden birine hayran olmuş (aslında resmen dibim düşmüş), toplantı sonrası bu müşteriyle bütün ilişkileri yürütme talebinde bulunmuştum. Kendisini bir süre sayıkladım. Hatta patronla bayağı bir geyiğini yaptık, yok ben raporu elden teslim edeymişim, yemekte görüşseymişiz vs. Bir sonraki Ankara ziyaretimde kendisi ile görüşme talebinde bulunmuş ancak abinin iş yoğunluğu sebebiyle gerçekleştirememiştik.
Az önce kendilerine iletmiş olduğumuz teklifle ilgili olarak abi aradı. Ben sanki beni aramış gibi bi sevindim anlatamam:))) Ama bunca zamandır abiyle ilgili hayaller kuran ben, adam telefonun öbür ucunda olunca tutulup geveledim. ehehe ebebe kıvamında bir konuşma geçti aramızda:) O andan beridir de sanki adam bana ilanı aşk etmiş gibi kıkırdayıp duruyorum yerimde:))))
çok komiğim allahım, sanki 15 yaşındayım:)))

8 Mart 2010 Pazartesi

Sid modu

Son zamanlarda kendimi feci derecede Sid ile özdeşleştirmiş durumdayım. Her şart altında miskinlik yapmaya meyilli bir ruh halindeyim. Hani bıraksalar bütün gün evden çıkmadan ordan oraya devrilebilirim. Daha önceleri eve gitme zamanı yaklaştıkça afaganlar basan ben akşam olsa da eve gidip yayılsam diye dakika sayar oldum. Gelen program tekliflerini o andaki tembellik katsayıma bağlı olarak savsaklamakta hiç tereddüt etmiyorum. En büyük keyfim de elimde kumanda koltuğumda yayılmak, kanal zaplamak, diziler kesmezse film seçmek ve onu izlemek. Bu moda geçtiğimden beri kucağımda bütünleşik yaşadığım laptop'ımı bile ihmal etmeye başladım, ama bundan şikayetçi miyim? hayır:)
Bakalım bu modum ne kadar sürecek:)

Nilay ve minik orkide

Geçen hafta moralimin bozuk olduğunu gören Deniz gitmeden bana çiçek getirmiş. Muhteşem kokan sümbüllere alt komşuma ithafen "nilay" adını koyduk. Mor olan da farklı olduğum için ben oldum ama bu sabah geldim ki mor nilay solmuş ve boynunu bükmüş:( dedim benden başka ne beklenirdi:PpP
Bu arada ofiste bizi asıl başka bir sürpriz bekliyordu. Geçen sene aldığımız ve ölsün diye elimizden geleni yaptığımız orkide bize rağmen yaşamış ve çicek açmıştı:) Mor sümbülün burukluğunu aldı götürdü:)

7 Mart 2010 Pazar

15 küçük canavar

Tegv'deki yeni sınıfım 3. sınıflar. Geçen hafta 3 bıdıkla başedebilmiştim ama bu hafta sayıları 15'e çıkınca resmen nevrim döndü. her kafadan ayrı ses çıkarken mutlaka bir bahane ile ayağa da kalkıyorlar. Sınıfta disiplin felan sağlayamadım. Disiplin dediğin patlak boru gibi. Bir noktadan tıkıyorsun başka bir yerden fışkırıyor. 2 saatlik ders bittiğinde yorulmuş ve boğazım ağrımıştı resmen.
Haftaya biraz daha az esneklik ve daha çok hazırlık:)

Mass Ensemble

Bu haftasonu ziyaretçim Selim'di. Cumartesi TEGV macerasından sonra (bilahare başka bir yazıda) kendisiyle buluştuk. Tabi aslında olay bu kadar kolay olmadı. 8 Mart kadınlar günü vesilesiyle Kadıköy'ü felç eden mitingler yüzünden buluşmamız 3'ü buldu. Açlıktan tırmalama modunda olduğum için soluğu Şampiyon'da aldık. Kokoreç ve midye dolmaları mideye indirdiğimizde biraz rahatladık. Hızımızı alamadık bir de starbucks yapıp kahve ve tatlı yedik. Ardından nevizadede bira olayına girdik. Tüm bunları 6 gibi bitirmiştik. Son olarak biyerlere daha oturalım derken (bu arada feci yağmur yağıyor) ben botlarımın su çektiğini farkedip Selim'i bilimum ayakkabıcıya sürükleyip kaşla göz arasında kendime bir bot bile aldım. Akşamı gösteriden önceki son durak olarak Gloria Jeans'de bir tur daha kahve ve birer tostla nihayetlendirdik.
Akşamın şovu Mass Ensemble. Show başlayana kadar kimsenin showla ilgili pek bir bilgisi yok. Bir nevi konser ama ne olduğundan emin değiliz. Neyse gittik 8.30 gibi mekana. Beşiktaş belediyesinin Mustafa Kemal Merkezine. Salonu beğendik, akustik vs de iyi. Konser saati geldi, salonda yerimizi aldık. Bir abi çıktı sahneye. tepemizden geçen tellerle birşeyler yapmaya başladı. 1-2 dakika geçmemişti ki hepimiz aletten (earthharp) çıkan seslerle büyülenmiştik. Harp'a davullar, keman ve gitar eşlik edince inanılmaz bir müzik ziyafetine döndü konser. Oldukça keyifle izledik showu. Showdan sonra grup lobide seyircilerle kaynaştı, biz de fırsatı kaçırmadık:)

5 Mart 2010 Cuma

The blind side

Bu aksam oscar adayları turumdan bir film daha izledim. Filmin konusu vs hiçbir şey ifade etmeden taktım dvdyi, ha iyi sandra bullock'muş, izleyelim.
Filmi izlemeye başladığımda ilk birkaç dakika off bu ne falan derken ilerleyen dakikalarda anlatılan hikayeden bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Başta hikayenin gerçek olduğunu bilmediğim için önce hikayeye sonra gerçekliği karşısında hem Michael Oher'a hem de Tuohy ailesine hayran kaldım. Çocuğun azmi, ailenin yaklaşımı... hakikaten insanı düşündürüyor.
Ben kendimi iyi bir insan sayarım ama bu kadının yaptığını yapabilir miydim diye düşünmeden edemedim filmi izlerken. Tanımadığın bir çocuğa kucak açmak, sorumluluğunu üstlenmek, ona bir yuva vermek, ondaki potansiyeli keşfedip ülke çapında bir sporcu olmasına destek olmak... sokaktaki bir hayvanın bile sorumluluğunu almaya korkan ben için düşünecek ve sorgulayacak bir yaklaşım gerektirdi.
Bir çocuğun hayatını kurtarmak, ona imkan sunmak, sevmek. kendi çocuğundan bahsetmiyorum, sahipsiz, terkedilmiş bir çocuğu kazanmak.
acaba bekarlara evlatlık veriyorlar mı?

Çalıkuşu

Dün akşam ilk kültürel faaliyetimi gerçekleştirdim. İstanbul'a taşınırken "oo artık bisürü tiyatro ve gösteriye gidebilirim" diyen ben daha 1 tanesine bile adım atamamıştım ki dün şeytanın bacağını kırdım. Ebru cündübeyoglu'nu zaten hep sevmişimdir, çalıkuşu da güzel hikaye. Sonuç olarak ben oyunu beğendim. Hatta oyun sırasında birkaç damla gözyaşı bile döktüm. Ben damlaları gizlemeye çalışırken baktım Nalan da selpak arıyor, o da ağlıyor sandım bastım kahkahayı. Gerçi o sadece burnu aktığı için selpak arıyormuş ama olsun ben psikolojik olarak rahatladım kısa bir süre için de olsa.
kültürel faaliyetlerimiz devam edecektir.

2 Mart 2010 Salı

Happy:)

Sabah sabah mutlu bir haber aldım. Çok sevdiğim ve hayatımda önemli bir yer teşkil eden 2 insan evlenmeye karar verdi. Bugün zaten güne güzel başlamıştım, şimdi mutluluğum daha bir perçinlendi.
İnanıyorum ki mutlu, seviyeli, sevgi ve saygı dolu birlikteliklerine aynı çatı altında da devam edecekler. Evliliklere olan inancımın kaybolmaya başladığı şu dönemde hala bir umut olduğunu gösterecekler:)))

1 Mart 2010 Pazartesi

Lale zamanı

Yılın en sevdiğim dönemi geliyor. Lale mevsimi... Kısacık da olsa gözlerimiz bayram edicek. Çiçekçilerde çoktan yerini aldı bile laleler, yakında lale bahçeleri de coşar. Cumartesi eve dönerken ben de aldım ilk lale buketimi, gidip yerleştirdim vazoma... beyaz ve mor laleler... en çok sarısını ve morunu seviyorum sanırım... gerçi hepsi güzel... Bazen bu dönemde sırf daha çok lale görmek için keşke karşıda yaşasaydım diye düşünüyorum.

Her çiçeğin bir anlamı var ya, işte laleninkiler (gerçi her site farklı yazmış ama ben böyle beğendim:):
beyaz: bağışlama
pembe: anlayış
sarı: umutsuz aşk
mor: asalet
kırmızı: aşk
eflatun: sadakat

bir sitede de sarı lale icin şöyle diyor: there is sunshine in your smile:)))) budur!

28 Şubat 2010 Pazar

Çarpma bölme

bu hafta TEGV'de beni 3. sınıflara kaydırdılar. İlk derste sınıfta 3 öğrenci vardı. Hepsi mini mini öyle sevimliler ki. iki basamaklı sayıları çarpıyorlarmış ve bölmeye geçmişler. Ders boyunca değişik çarpma bölmeler yaptık onlarla. işin en komik yanı ise 4 basamaklı 2 sayıyı çarpma heyecanları idi. dedim yapabilirsiniz. hepsini teker teker çıkardım tahtaya, yazdım basitinden (içinde en fazla 4 olan) 4 basamaklı 2 rakam, birlikte çarptık. Çarpım da milyonlu bişeyler çıkınca mest oldular. bir de sonucu okuyabilseler tam olacaktı. örneğin 5.236.419'u beş trilyon ikiyüzotuzaltı milyor dörtyüzondokuz, beş milyon ikiyüzotuzaltı milyon dörtyüzondokuz ve bilimum türevi şeklinde okudular. çok şekerlerdi.
üniversiteye gelince 9 basamaklı 2 sayıyı çarpacaklarmış:))))))

Beze

Bu akşam o kadar çok güldüm ki uzun zamandır bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Olay da bizim lise sınıfının buluşmasında gerçekleşti. İlkay'ın İstanbul'a gelmesi bahanesiyle akşam asmalı da toplandık. Toplandık dediğim aslında uzun süre 6 sonra 7 kişi şeklinde. Klasik rakı meze vs muhabbeti, sen naaptın ben ne ettim vs vs. Beni koparan olaysa İlkay'ın fransaya ilk gittigi siralarda başından geçen bir olay.
Şimdi bunlar birgün bir pastanenin önünden geçerken kocaman bezeler görüyorlar. İlkay da bezeyi çok severmiş. Almak için pastaneye giriyorlar. Bu arada ikisinin de fransızcası son derece ilkel boyutta. Özgür diyor ki ben de ekler çok severim, o da fransızcası ile aynı belki bezede de aynı durum geçerli olur diye düşündük. Neyse, pastanede de yaşlı, tombul beyaz saçlı bir teyze varmış. İlkay gülümseyerek kadına gidip "je voudrais Beze" demiş. Kadın önce gülümserken yüz ifadesi değişmeye başlamış. İlkay ısrarla belkı takısı yanlıştır diye "an beze, e beze" falan dedikçe kadının yüzü iyice değişmiş. Özgür İlkay'a "sanırım bezenin adı başka bişey" falan derken İlkay da bir yandan kadına bezeyi işaret ediyormuş. Kadın sonunda hafif kızgın bir ifade ile bezenin fransızca adını söyleyerek istediklerini vermiiş. Bu ikisi daha sonra öğreniyorlar ki beze fransızca "to fuck" demek. yani ilkay kadına gidip "I want to fuck" demiş. bunu duyunca o kadar çok güldüm ki anlatamam. ama gülmemin asıl nedeni olayı kendimize yorumlamamdı. Düşünsenize sütişe gidiyorsunuz, ordaki görevliye sütlacı göstererek "s..mek istiyorum" diyorsunuz... resmen gözümden yaş geldi.

26 Şubat 2010 Cuma

sessizliğin gücü...

Sabah işe gelince yine ilk iş komşu bloglara bir göz attım. Selim nihayet sessizliğini bozmuş, bişeyler karalamış bloguna. Bir heves okudum susarak meydan okumasını hayata!... okudum ve öyle kaldım, sustum. Bazen öyle şeyler yazıyor ki bu çocuk (çocuk dedim diye kızma canım, lafın gelişi) kelimelere bakakalıyorum. bazen o kelimelerin arkasındaki hikayeyi bildiğimden ama asıl bazen o kelimelerde kendimi bulduğumdan...
yıllar önce biri bana 'susmak kabullenmek demek değildir' demişti. ama susmanın gücünü bu kadar güzel anlatamamıştı...
keşke bu yazıyı dün yazsaymış da ben de dün okusaymışım... sussaymışım...

25 Şubat 2010 Perşembe

Babacım

Canım babam
güzel babam
tatlı babam
beni mezarından bile hala gözetip kolluyorsun ya
seni çok seviyorum
seni çok özlüyorum

3 kadeh

Dün akşam Gökhan'ın davetlisi olarak bir şirketin galasına gittik. Dans dersim olduğu için gidip gitmemek konusunda tereddütlüydüm ama gala ağır bastı. İş çıkışı atladım dolmuşa, tam Ceylan otelin önünde indim resmen. Gala 6'da başlamış gerçi ama benim gidişim 8'i geçti. Gittiğimde sunumlar yapılıyordu, sonra plaket falan dağıttılar çalışanlara. Ortamı güzel hazırlamışlar, yemekler başarılı. sunum ve ödüllerden sonra müzik başladı. resmen oynadık bile. 3 kadeh şaraptan sonra topuklular üzerinde denge sağlamak zor oluyormuş onu farkettim ama yine de oynadım. Mesaiyi bahane ederek 11 gibi ayrıldık ordan. Şarap çarpmış, şimdi dolmuş vs uğraşamam diyerek atladım taksiye. iyi ki de öyle yapmışım çünkü apartmana giden kısacık yolda bile yalpaladım resmen:) kendimi yatağa nasıl attım hatırlamıyorum, deliksiz uyumuşum:)