Nihayet ben de bugün gidip Avatar'ı izledim. Hem de 3D. Tabi benim için 3D görünümlü 2D aslında. yani öyle görüntüler sebebiyle büyülenmedim. Ama çizilen dünya güzeldi gerçekten. Işıklar vs... Hikaye de alışılmış hikaye. Bir yerde kurtlarla dans yorumu okumuştum, gerçekten de aynı hikaye. ama güzel film. 3 saat sıkılmadan izliyor insan:)
Şimdi sırada izlemediğim bilimum diğer film var:)
3 Şubat 2010 Çarşamba
2 Şubat 2010 Salı
Dürüstlük ve dostluk
İnsanlarla ilişki çok emek isteyen birşey. Öyle herkesle aynı frekansda iletişim kurmak çok güç. Ama belli başlı bazı kurallar, sınıflandırmalar olduğunu düşünüyorum.
Bir resmi ilişki içinde olduğun kişiler vardır. Son derece mesafeli, saygılı, iş ilişkisi türevinde. Özeline girmezsin, hal hatır sorar geçersin bu tip ilişkilerde.
Sonra yüzeysel muhabbetler vardır. Ortam paylaşırsın, geyik yaparsın ama ötesine gitmezsin.
Sonra arkadaşlar vardır, daha çok şey paylaştığın, ortak noktaların olan, konuşup danıştığın.
Bir de dostlar vardır. Bazısı ile yediğin içtiğin ayrı gitmezken bazısını on yılda bir de görsen fark etmez. rahatlıkla her derdini paylaşacağın, sana hep doğruyu gösteren, elini uzatsan yakalayacağını bildiğin insanlar....
Yazıya başlama amacım bu değildi aslında. Beni düşündüren başka bir şeyi paylaşacaktım.
İnsanları anlamak üzerine yazacaktım. Kendini karşındakinin yerine koymak, empati yapmak ama objektifliği de elden bırakmamak üzerine.
Mutsuzken veya kızgınken en çok ihtiyacımız olan şey birilerinin bizi, ne hissettiğimizi anlamasıdır. İnsan önce duygularının anlaşıldığını hissetmek ister, ancak ondan sonra haklı veya haksızlık üzerine yorum kaldırabilir. önce sakinleşmek gerekir ki daha net görebilsin olayı. Sakinleşmek için duymak istediği "haklısın" veya "olur böyle şeyler" gibi basit cümlelerdir aslında. yatıştıktan sonra dost olan kendisine olayın diğer boyutlarını da dile getirir. insan sakinken daha kolay algılar dostun eleştirilerini daha net düşünebilir diğer yönlerini.
Dost acı söyler, doğrudur. Ama dost acıyı söylerken yaraya tuz basmak zorunda değildir. dost acıyı yumuşatarak gösterir. karşındakinin sırtını sıvazlamak ve anlayış göstermek, onu sakinleştirmek seni daha az dost veya ikiyüzlü yapmaz. sadece daha anlayışlı yapar. Dürüst olmak pat diye suratına çarpmak değildir. daha yenilir yutulur lokmalar haline getirmek ve hazmedilmesini kolaylaştırmaktır.
Dostluk dürüstlük yapıcı eleştiride bulunmaktır ama her eleştiri yapıcı değildir. yapıcı olacağı düşünülse bile kullanılan kelimeler, tarz vs eleştirinin yapıcılığını ve etkisini değiştirir. pozitif kelimeler kullanmak dururken negatif kelimeler kullanmak kişiyi daha olumsuz etkiler. kızgınlığa kırgınlığa sebep olabilir...
...
ilk kez yazmak istediklerimi dile getirmekte bu kadar zorlanıyorum.
belki de söylemeye çalıştığım şey dostluk ve dürüstlük kisvesi altında anlayışsız insanların da yıpratıcı olabileceği.
ama aynı zamanda duymak istemediğiniz şeyleri söylemeyen insanların da dost kategorisine giremeyeceği...
ama dostun da insan ruhundan anlayanının daha makul olduğu:)))
...
sanırım böyle bişeyler işte.
Bu yazıyı yazdıktan bir süre sonra Maya Angelou'nun şu sözüne denk geldim:
The most called-upon prerequisite of a friend is an accessible ear.
Tam olarak benim anlatmaya çalıştığım şey olmasa da yakın gibi geldi bana:)
Bir resmi ilişki içinde olduğun kişiler vardır. Son derece mesafeli, saygılı, iş ilişkisi türevinde. Özeline girmezsin, hal hatır sorar geçersin bu tip ilişkilerde.
Sonra yüzeysel muhabbetler vardır. Ortam paylaşırsın, geyik yaparsın ama ötesine gitmezsin.
Sonra arkadaşlar vardır, daha çok şey paylaştığın, ortak noktaların olan, konuşup danıştığın.
Bir de dostlar vardır. Bazısı ile yediğin içtiğin ayrı gitmezken bazısını on yılda bir de görsen fark etmez. rahatlıkla her derdini paylaşacağın, sana hep doğruyu gösteren, elini uzatsan yakalayacağını bildiğin insanlar....
Yazıya başlama amacım bu değildi aslında. Beni düşündüren başka bir şeyi paylaşacaktım.
İnsanları anlamak üzerine yazacaktım. Kendini karşındakinin yerine koymak, empati yapmak ama objektifliği de elden bırakmamak üzerine.
Mutsuzken veya kızgınken en çok ihtiyacımız olan şey birilerinin bizi, ne hissettiğimizi anlamasıdır. İnsan önce duygularının anlaşıldığını hissetmek ister, ancak ondan sonra haklı veya haksızlık üzerine yorum kaldırabilir. önce sakinleşmek gerekir ki daha net görebilsin olayı. Sakinleşmek için duymak istediği "haklısın" veya "olur böyle şeyler" gibi basit cümlelerdir aslında. yatıştıktan sonra dost olan kendisine olayın diğer boyutlarını da dile getirir. insan sakinken daha kolay algılar dostun eleştirilerini daha net düşünebilir diğer yönlerini.
Dost acı söyler, doğrudur. Ama dost acıyı söylerken yaraya tuz basmak zorunda değildir. dost acıyı yumuşatarak gösterir. karşındakinin sırtını sıvazlamak ve anlayış göstermek, onu sakinleştirmek seni daha az dost veya ikiyüzlü yapmaz. sadece daha anlayışlı yapar. Dürüst olmak pat diye suratına çarpmak değildir. daha yenilir yutulur lokmalar haline getirmek ve hazmedilmesini kolaylaştırmaktır.
Dostluk dürüstlük yapıcı eleştiride bulunmaktır ama her eleştiri yapıcı değildir. yapıcı olacağı düşünülse bile kullanılan kelimeler, tarz vs eleştirinin yapıcılığını ve etkisini değiştirir. pozitif kelimeler kullanmak dururken negatif kelimeler kullanmak kişiyi daha olumsuz etkiler. kızgınlığa kırgınlığa sebep olabilir...
...
ilk kez yazmak istediklerimi dile getirmekte bu kadar zorlanıyorum.
belki de söylemeye çalıştığım şey dostluk ve dürüstlük kisvesi altında anlayışsız insanların da yıpratıcı olabileceği.
ama aynı zamanda duymak istemediğiniz şeyleri söylemeyen insanların da dost kategorisine giremeyeceği...
ama dostun da insan ruhundan anlayanının daha makul olduğu:)))
...
sanırım böyle bişeyler işte.
Bu yazıyı yazdıktan bir süre sonra Maya Angelou'nun şu sözüne denk geldim:
The most called-upon prerequisite of a friend is an accessible ear.
Tam olarak benim anlatmaya çalıştığım şey olmasa da yakın gibi geldi bana:)
Nefes...
Dün nihayet Nefes filmini izledim. bir arkadaşım dvd'sini getirdi, birlikte izledik. Yüreğim kaldırmaz diye tereddüt ediyordum izlemekten ama TV ortamı biraz da sohbet olunca daha kolay izledim diyebilirim.
Etkilendim mi? elbette... O ortamı TV de bile olsa görmek insanın tüylerini diken diken ediyor, o şartları görmek bile insanı sarsıyor ki yaşayanların halini, dahası ruh halini düşünmek bile zor. Bir de sinir savaşı durumu...
Allah tüm askerlerimize yardımcı olsun... Onlara yardım edebilecek başka kimse yok çünkü...
Nasıl bir nefrettir anlamıyorum... neyse, burası bunları tartışacak yer değil...
Etkilendim mi? elbette... O ortamı TV de bile olsa görmek insanın tüylerini diken diken ediyor, o şartları görmek bile insanı sarsıyor ki yaşayanların halini, dahası ruh halini düşünmek bile zor. Bir de sinir savaşı durumu...
Allah tüm askerlerimize yardımcı olsun... Onlara yardım edebilecek başka kimse yok çünkü...
Nasıl bir nefrettir anlamıyorum... neyse, burası bunları tartışacak yer değil...
Hayaller...
Ben hiç hayal kurmam ya hani... yavaş yavaş bu halimi değiştirmeye başladım sanırım. Mesela şu anda ofiste, dışarıda yağan yağmuru seyrederken bembeyaz bir dağda, konforlu bir klübede ateşin yanında battaniyenin altında olduğumu, dağın, çamların beyazlığını içime çektiğimi hayal ettim. sonra dışarı çıkıp karı kokladığımı, havasını içime çektiğimi hayal ettim:)))
Hayal kısmı güzel de sonra kendini gerçeğin içinde bulma kısmını sevmediğimden hayal kuramıyorum işte. Hayalden uyanmak hep daha zor geliyor bana:))))
Dağa gitmek istiyorum...
Hayal kısmı güzel de sonra kendini gerçeğin içinde bulma kısmını sevmediğimden hayal kuramıyorum işte. Hayalden uyanmak hep daha zor geliyor bana:))))
Dağa gitmek istiyorum...
1 Şubat 2010 Pazartesi
Gerçek dostlara:)
Ben aslında çok şanslı bir insanım. Çevremde sevmesini bilen ve sevgisini esirgemeyen o kadar çok arkadaşım, dostum, can yoldaşım var ki bazen ben bile bunun gerçek olduğuna inanamıyorum. "Böyle gidersen tüm arkadaşlarını kaybedersin" ithamlarına inat en beklenmedik anda, en beklenmedik yerden çıkıp "seni çok seviyorum" diyen dostlarıma...
Ben de hepinizi tek tek çok seviyorum... ve hayatımda olduğunuz, hayatımda kaldığınız ve bana varlığınızı hissettirdiğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum.
Kadehim olsa size kaldırırdım, ama eve gidince ilk işim şerefinize kadeh kaldırmak olacak:)
Hayat sizinle güzel:)
Ben de hepinizi tek tek çok seviyorum... ve hayatımda olduğunuz, hayatımda kaldığınız ve bana varlığınızı hissettirdiğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum.
Kadehim olsa size kaldırırdım, ama eve gidince ilk işim şerefinize kadeh kaldırmak olacak:)
Hayat sizinle güzel:)
Zzzzmir...
Muhtemelen ben yılbaşı gecesi leyleği havada gördüm. Gerçi biletleri önceden aldığım düşünülürse bu teorem çuvallıyor ama. Neyse, sonuçta bu haftasonu da kısa bir izmir kaçamağı yaptım.
Bu seferki hedef özlem ve göbeği idi:))) Şaka maka derken hatun 21 haftayı devirmiş, göbek kendinden önde gitmeye başlamış bile. Paytak paytak yürümeye de başlamış, tam olmuş:))) Zaten havaalanında görüp de "penguen gibi" dediğimde ikimiz de koptuk resmen:)
Özlemin evi pek şirin. Hele bir teras yapmışlar, direk bayıldım. Bana da öyle bir ev lazım aslında. Şu bir ton eşyadan kurtulup da öyle bir eve geçsem sanırım ben de daha mutlu olacağim:)))
Neyse, İzmir macerası daha çok muhabbet, muhabbet, tıkınma, muhabbet, balık-şarap ve sapık pazar kahvaltısı şeklindeydi. totalde 26 saat kaldigim düşünülürse bu performans bile fena sayılmaz hani:)
Bu seferki hedef özlem ve göbeği idi:))) Şaka maka derken hatun 21 haftayı devirmiş, göbek kendinden önde gitmeye başlamış bile. Paytak paytak yürümeye de başlamış, tam olmuş:))) Zaten havaalanında görüp de "penguen gibi" dediğimde ikimiz de koptuk resmen:)
Özlemin evi pek şirin. Hele bir teras yapmışlar, direk bayıldım. Bana da öyle bir ev lazım aslında. Şu bir ton eşyadan kurtulup da öyle bir eve geçsem sanırım ben de daha mutlu olacağim:)))
Neyse, İzmir macerası daha çok muhabbet, muhabbet, tıkınma, muhabbet, balık-şarap ve sapık pazar kahvaltısı şeklindeydi. totalde 26 saat kaldigim düşünülürse bu performans bile fena sayılmaz hani:)
28 Ocak 2010 Perşembe
Ege K. şahsi showu
Dün akşam Beyoğlu'nda Ege Kayacan'ın şahsi şovu vardı. İstanbul'a taşındığımdan beri en çok özlediğim şeyler arasında modern sabahlar olması sebebiyle bu fırsatı değerlendireyim, biraz kulağımın pası silinsin dedim. Sağa sola haber saldım gidelim mi falan diye, birkaç kişiden de ok cevabı alınca benim de kaytarma şansım kalmadı.
Kaytarma şansı olmaması iyi de, son gittiğimde bu adam çok bel altı ve küfürlü konuşmuştu, gelenler rahatsız olursa diye de bir telaş aldı beni. Neyse önden her türlü uyarımı yapıp sorumluluğu azaltaraktan koyuldum yola.
Bu arada bizim yola çıkmamızlar kar yağmaya başlaması bir oldu. Allahtan kar lastiklerini takmışım ama kar da sağlam yağıyor. Neyse gittik park ettik arabayı odakulenin oraya. Koştur koştur orda denk geldiğimiz bir rus lokantasında bişeyler atıştırdık (borç çorbası içtim, bizim çorbalar gibi o da.. hatta bizim çoğu çorbamız ona bin basar). adamların 9-9:30 gibi başlar demesine kanarak 9:30a doğru vardık mekana. Meğer 10da başlıyormuş gösteri, arayı mecburen mısır ve bira ile doldurduk. Ben araba kullanacağım için biraya daha çok yalanarak bakmakla yetindim.
Ege çıktı, benim stres orta düzeyde. Başladı anlatmaya, evet konular gene bel atı ağırlıklı ama eskisi kadar argo ve küfür yok. Bayağı da geliştirmiş showu. 2 saat boyunca bayağı güldüm. Baktım bizimkiler de eğleniyor, daha bir rahatladım, mutlu mesut ayrıldım mekandan.
Dönüş yolunu hiç sormayın. Şiddetli kar yağışı altında tın tın modunda döndüm eve. Eve döndükten sonra kendimi yatağa nasıl attım hatırlamıyorum ama nedense bir üşüme bastırdı, 2 kere kalkıp daha kalın şeyler giydim de öyle ısınıp uyuyabildim.
Bu arada sabah bizimki gene bağırdı. Bu sefer evlenicem diye takmış kafasına. kendine bir pezo bulmaktan bahsediyordu... Şenlik diz boyu:)))
Kaytarma şansı olmaması iyi de, son gittiğimde bu adam çok bel altı ve küfürlü konuşmuştu, gelenler rahatsız olursa diye de bir telaş aldı beni. Neyse önden her türlü uyarımı yapıp sorumluluğu azaltaraktan koyuldum yola.
Bu arada bizim yola çıkmamızlar kar yağmaya başlaması bir oldu. Allahtan kar lastiklerini takmışım ama kar da sağlam yağıyor. Neyse gittik park ettik arabayı odakulenin oraya. Koştur koştur orda denk geldiğimiz bir rus lokantasında bişeyler atıştırdık (borç çorbası içtim, bizim çorbalar gibi o da.. hatta bizim çoğu çorbamız ona bin basar). adamların 9-9:30 gibi başlar demesine kanarak 9:30a doğru vardık mekana. Meğer 10da başlıyormuş gösteri, arayı mecburen mısır ve bira ile doldurduk. Ben araba kullanacağım için biraya daha çok yalanarak bakmakla yetindim.
Ege çıktı, benim stres orta düzeyde. Başladı anlatmaya, evet konular gene bel atı ağırlıklı ama eskisi kadar argo ve küfür yok. Bayağı da geliştirmiş showu. 2 saat boyunca bayağı güldüm. Baktım bizimkiler de eğleniyor, daha bir rahatladım, mutlu mesut ayrıldım mekandan.
Dönüş yolunu hiç sormayın. Şiddetli kar yağışı altında tın tın modunda döndüm eve. Eve döndükten sonra kendimi yatağa nasıl attım hatırlamıyorum ama nedense bir üşüme bastırdı, 2 kere kalkıp daha kalın şeyler giydim de öyle ısınıp uyuyabildim.
Bu arada sabah bizimki gene bağırdı. Bu sefer evlenicem diye takmış kafasına. kendine bir pezo bulmaktan bahsediyordu... Şenlik diz boyu:)))
27 Ocak 2010 Çarşamba
Höf pöf
Nerdeyse bir haftadır midem bulanıyor. Yok yok hamile değilim, dünya yeni bir mesihe hazır diil daha:))) Neyse, bulantım ha geçti ha geçecek vs diye beklerken baktım geçmediği gibi artmaya da başladı. Sanırım şiddetli bir geniz akıntısı problemi ile karşı karşıyayım:(
Üstelik mide bulanınca da her tür yeme içme eziyet haline geliyor. Ha bunun bana olumlu bir dönüşü var mı? tabi ki hayır, ama keyif de almaz oldum yav:( Bir de tabi sürekli ha kustum ha kusucam yüz ifadesi ile dolanınca ortalıkta, insanlar bana bakip kusmak istiyordur muhtemelen:)))
Üstelik mide bulanınca da her tür yeme içme eziyet haline geliyor. Ha bunun bana olumlu bir dönüşü var mı? tabi ki hayır, ama keyif de almaz oldum yav:( Bir de tabi sürekli ha kustum ha kusucam yüz ifadesi ile dolanınca ortalıkta, insanlar bana bakip kusmak istiyordur muhtemelen:)))
25 Ocak 2010 Pazartesi
Dayanamadım
bekleyemedim akşamı. penceremden izlemek yetmedi karı, yemekten sonra yürüdüm karlara basa basa, indim deniz kenarına, parkın çevresinde dolandım biraz. bozulmamış kar yığınlarında gezindim, karın gıcırtısını dinledim. Bembeyaz gökyüzünün altındaki gri denize baktım biraz.
Kardan adam olsam, karlarda yuvarlansam... kar olsam:)
Kardan adam olsam, karlarda yuvarlansam... kar olsam:)
Beyaz huzur...
Bu sabah ne zamandır özlemini çektiğim o görüntüye uyandım. İstanbul belki en güzel günaydını verdi bana. Lapa lapa yağan kar:) Sıkıca giyindim üstümü, işe gelmek için çıktım evden. Yürürken kaldırdım yüzümü göğe doğru, karlar yüzüme kondu yumuşacık, tatlı bir huzur... Henüz karların ayağımın altında ezilirken çıkardığı sesi sindiremedim içime ama belki onu da bu akşam yaparım. Çıkar gecenin sessizliğinde karların üzerinde yürürüm bir miktar...
21 Ocak 2010 Perşembe
Bir kadını ağlatmak...
Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya… En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir.Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe!
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra.
Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli… Ve kadın ağlar; hem de çok!
Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü.
Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler.
İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları.
Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı…
Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden.
Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan…
İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar.
Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E.. o zaman niye sarılsınlar ki!
Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.
Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.
O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!
Aziz NESİN
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra.
Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli… Ve kadın ağlar; hem de çok!
Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü.
Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler.
İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları.
Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı…
Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden.
Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan…
İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar.
Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E.. o zaman niye sarılsınlar ki!
Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.
Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.
O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!
Aziz NESİN
20 Ocak 2010 Çarşamba
17 Ocak 2010 Pazar
Sürpriz: Düğme vs...
Koştur koştur bir Ankara gezisi de az önce sona erdi. Yine nasıl geçtiğini anlamadım diyebilirim.
Ankaraya varış cuma akşam 9:30 suları. Güya Özge beni havaşdan karşılayacak. Ancak zamanlama hatası sebebiyle bir 10 dakika kadar ağaç olduktan sonra:PpP tam "e bari istanbula döneyim" derken:PpP baktım Özge yanaştı. Neyse atladık arabaya, doğru eve. Malum cuma gecesi yorgunluğu. TV de fear itself diye bir dizi bulup izledik, geceyarısı olmadan bu kez ben sızdım.
Cumartesi program yoğun, güne erken başlamak lazım. Netekim 8:30 olmadan hortlattım Özgeyi de. Duşlarımızı alıp önce kuaför sonra Rengin'i ağaç ettiğimiz Çukurambar big chef's. Kahvaltı diye gittik, bir baktık açıkbüfe!!! Hay allahım, gitti gene benim rejim!!! Geçen de aynı şey Burak'la Quick China da başımıza gelmişti. Suşii diye gidip açık büfe görünce dalmıştık. Burda da aynı durum oldu. Yine big chef's in birbirinden güzel ürünleri ile patlama noktasına geldik.
İkinci program Selim'le. TRT ekibi ve programından ancak 12:30-14:00 slotunda yer bulabildim, buna da şükür:))) Aldı beni kahvaltıdan birlikte Bahçeli 7'deki Starbucks'a gittik. Zaten o andan sonra da benim yuvam haline geldi kendisi. Neyse 2ye kadar oturup muhabbet ettik, dertleştik. ben gene biraz zırladım. En son kendisini Gloria'da "terkeden" imajında bırakmıştım, şimdi Bahçeli ününe ün kattım:))) Ardından beni karışık duygular içerisinde bir sonraki durağa, saat 14 randevuma bıraktı.
Elimde bavulum kös kös girdim tattoo'cunun kapısından. Bir yandan kararlıyım ama bir yandan hafif bir heyecan / stress içerisinde gidip geliyorum. Randevuyu aldığım Ömer Bey şehir dışındaymış, bu kötü haber:( ama şimdi ordaki adama da "yok ben size yaptırmam" diyemem. Neyse oturduk PC başına, benim figürü inceledik beraber. Eskizini bulamayınca adının Kenan olduğunu öğrendiğim şahıs kendisi bakarak çizmeye başladı. Ya bu aslında biraz karanlık deyince içini doldurmak yerine gölgeli yapalım vs dedik. Sonuçta çıkan figür oldukça hoşuma gitti.
Sıra uygulama aşamasına gelince ben başladım volta atmaya. Şimdi ne olcak, nasıl olcak vs... heyecanım her halimden belli. Kenan halime acıdı, beni işlemin yapılacağı odaya alıp hazırlık aşamasını da izletti. Temizlik, strelizasyon vs. İğneleri gösterdi tek tek, anlattı vs. Ben hala dolanıyorum odada. Neyse biraz muhabbet vs, şeklin önce taslağını çizdi omzuma, sonra oturttu beni sandalyeye. Bu arada benim heyecandan klasik çenem düştü. Bıdır bıdır konuşuyorum, bir yandan deli edip bir yandan adamı da güldürüyorum. Neyse, hazırlıklar bitti, dedim ilk iğneyi basmadan haber ver. ok dedi, başlıyorum. Heyecanla bekliyorum. Çok acımazsa sonra ayak bileğime de yaptırıcam bişeyler. Başladı çizmeye dedim "bu mudur?" dedi "evet". "amaaan, bu ne ki, ben de acıycak sandımdı:)))" Hakikaten de korktuğum kadar yokmuş. Sadece kenarları belirlemek için aynı yerden birkaç kere geçince biraz acıdı ama o bile lazerden daha acısız. Çizim yaklaşık 20 dakika falan sürdü ve işte sonuç:
Olay bitti, sonuç da hoşuma gidince bi mutlu oldum. Kendi kendime sevindim durdum. Hemen telefonla foto çekip başladım aklıma kim gelirse göndermeye:))) Tepkiler genel olarak olumlu, keyfim daha da arttı:)
Güle hoplaya çıktım tattoo'cudan. Hemen Banuyu aradım, ne zamandır görüşmüyorduk. Aldım onu, istikamet yine starbucks. Bu sefer elimde bavulla ikinci ziyaret. 1-1.5 saat de Banuyla muhabbet ardından ben kuzenlere doğru yola çıktım.
Bindim taksiye, dangoz bir şöföre denk geldim. Beni yabancı mı sandı, salak mıydı bilmiyorum ama benim de kafamın dalgın olması sonucunda baktım balgatın içinden bilimum trafiğe takılarak ve yolu uzatarak gidiyoruz. Sonra gene baktım başka yerlerde, bir tepem attı. Başladım adama bağırıp çağırmaya. Adamda tık yok. Neyse kavga dövüş doğru yola çıkardım ama sinirim de hopladı. Kuzenlere de o sinirle girdim, önce mızırdadım söylendim adama, ama hemen konuyu dövmeme çevirdim, hemen onlara da gösterdim. Görmemişin dövmesi olmuş. hahah tabi bu arada sabah kızlara yanlışlıkla "düğme yaptırcam" dediğim için habire düğme diye dalga geçiyorum:))) neyse düğme muhabbeti ağır basında taksiciyi unuttum gitti. Ardında Pelin'le odaya girdik. Ben böyle sırıtık modu. derken biran durdum ve "eee?" oldum. Hakikaten de yaptırcam dedim dedim, yaptırdım, herkese gösterdim falan. eee? hayatımda değişen bişey olmadı, sihirli değnek falan da yok. eee? kaldı olayın adı:)))
Neyse akşamki program Adana asmaaltında rakı ardından manhattan. Tayfa benim teşvikden birkaç arkadaş ve onlar aracılığıyla tanıştığım kardeş, arkadaş vs. Harzem'in süper!!! tarifine rağmen yeri bulmamız 8:30 felanı buldu gerçi. Girer girmez dehşet bakışları altında dövmemi gösterdim kendilerine. Beğendiler sanırım:P Ardından yumulduk mezelere, muhabbete vs. Geceyarısına kadar eğlendik, yedik, içtik.
Ardından Harzem'i Burçe ile eve yollayıp hep birlikte Manhattan'a gittik.
Gerçi hepimiz yaşlanmışız yorgunuz ama yine de canlı müziğin arasına kadar takılıp sallandık, biraz hopladık. Ordan çıkışımız ise 2.30a geliyordu. Sürünerek gidip uyuduk hemen:)
Bugün daha sakindi. Yarım gibi ben yine elimde bavulla Bahçeli starbucksa gittim. Bu sefer perihan hanımla buluştuk. Onla hasret giderdik. Eskilerden genel geçerden bahsettik, dertleştik. Ardından Emek ciğer 52 ve yine Bahçeli ama bu sefer Kahve dünyası. 2 gündür içtiğim kahvenin haddi hesabı yok:)
Nihayet 4.30 sularında düştüm yola ve önce havaş ardından Esenboğa. Wings'de oyalandım biraz. Üniversiteden bir arkadaşımla karşılaştım orda. Kız beni tanımasa kesinlikle tanıyamazdım:(((( Ayaktüstü biraz muhabbet ettik, sonra o kendi uçağına ben kendiminkine.
Ben daha zaman var diye sallanıp yeni "dövme"mi vazelinlerken baktım adım anons ediliyor. Amanın diyerek uçtum kapıya. ardından klasik kalkış, iniş, arabaya geliş, rot balansı bozuk arabamla titreyerek eve dönüş... tembellik yapmasam da şu ayarlara bir baktırsam.
Ankaraya varış cuma akşam 9:30 suları. Güya Özge beni havaşdan karşılayacak. Ancak zamanlama hatası sebebiyle bir 10 dakika kadar ağaç olduktan sonra:PpP tam "e bari istanbula döneyim" derken:PpP baktım Özge yanaştı. Neyse atladık arabaya, doğru eve. Malum cuma gecesi yorgunluğu. TV de fear itself diye bir dizi bulup izledik, geceyarısı olmadan bu kez ben sızdım.
Cumartesi program yoğun, güne erken başlamak lazım. Netekim 8:30 olmadan hortlattım Özgeyi de. Duşlarımızı alıp önce kuaför sonra Rengin'i ağaç ettiğimiz Çukurambar big chef's. Kahvaltı diye gittik, bir baktık açıkbüfe!!! Hay allahım, gitti gene benim rejim!!! Geçen de aynı şey Burak'la Quick China da başımıza gelmişti. Suşii diye gidip açık büfe görünce dalmıştık. Burda da aynı durum oldu. Yine big chef's in birbirinden güzel ürünleri ile patlama noktasına geldik.
İkinci program Selim'le. TRT ekibi ve programından ancak 12:30-14:00 slotunda yer bulabildim, buna da şükür:))) Aldı beni kahvaltıdan birlikte Bahçeli 7'deki Starbucks'a gittik. Zaten o andan sonra da benim yuvam haline geldi kendisi. Neyse 2ye kadar oturup muhabbet ettik, dertleştik. ben gene biraz zırladım. En son kendisini Gloria'da "terkeden" imajında bırakmıştım, şimdi Bahçeli ününe ün kattım:))) Ardından beni karışık duygular içerisinde bir sonraki durağa, saat 14 randevuma bıraktı.
Elimde bavulum kös kös girdim tattoo'cunun kapısından. Bir yandan kararlıyım ama bir yandan hafif bir heyecan / stress içerisinde gidip geliyorum. Randevuyu aldığım Ömer Bey şehir dışındaymış, bu kötü haber:( ama şimdi ordaki adama da "yok ben size yaptırmam" diyemem. Neyse oturduk PC başına, benim figürü inceledik beraber. Eskizini bulamayınca adının Kenan olduğunu öğrendiğim şahıs kendisi bakarak çizmeye başladı. Ya bu aslında biraz karanlık deyince içini doldurmak yerine gölgeli yapalım vs dedik. Sonuçta çıkan figür oldukça hoşuma gitti.
Sıra uygulama aşamasına gelince ben başladım volta atmaya. Şimdi ne olcak, nasıl olcak vs... heyecanım her halimden belli. Kenan halime acıdı, beni işlemin yapılacağı odaya alıp hazırlık aşamasını da izletti. Temizlik, strelizasyon vs. İğneleri gösterdi tek tek, anlattı vs. Ben hala dolanıyorum odada. Neyse biraz muhabbet vs, şeklin önce taslağını çizdi omzuma, sonra oturttu beni sandalyeye. Bu arada benim heyecandan klasik çenem düştü. Bıdır bıdır konuşuyorum, bir yandan deli edip bir yandan adamı da güldürüyorum. Neyse, hazırlıklar bitti, dedim ilk iğneyi basmadan haber ver. ok dedi, başlıyorum. Heyecanla bekliyorum. Çok acımazsa sonra ayak bileğime de yaptırıcam bişeyler. Başladı çizmeye dedim "bu mudur?" dedi "evet". "amaaan, bu ne ki, ben de acıycak sandımdı:)))" Hakikaten de korktuğum kadar yokmuş. Sadece kenarları belirlemek için aynı yerden birkaç kere geçince biraz acıdı ama o bile lazerden daha acısız. Çizim yaklaşık 20 dakika falan sürdü ve işte sonuç:
Olay bitti, sonuç da hoşuma gidince bi mutlu oldum. Kendi kendime sevindim durdum. Hemen telefonla foto çekip başladım aklıma kim gelirse göndermeye:))) Tepkiler genel olarak olumlu, keyfim daha da arttı:)Güle hoplaya çıktım tattoo'cudan. Hemen Banuyu aradım, ne zamandır görüşmüyorduk. Aldım onu, istikamet yine starbucks. Bu sefer elimde bavulla ikinci ziyaret. 1-1.5 saat de Banuyla muhabbet ardından ben kuzenlere doğru yola çıktım.
Bindim taksiye, dangoz bir şöföre denk geldim. Beni yabancı mı sandı, salak mıydı bilmiyorum ama benim de kafamın dalgın olması sonucunda baktım balgatın içinden bilimum trafiğe takılarak ve yolu uzatarak gidiyoruz. Sonra gene baktım başka yerlerde, bir tepem attı. Başladım adama bağırıp çağırmaya. Adamda tık yok. Neyse kavga dövüş doğru yola çıkardım ama sinirim de hopladı. Kuzenlere de o sinirle girdim, önce mızırdadım söylendim adama, ama hemen konuyu dövmeme çevirdim, hemen onlara da gösterdim. Görmemişin dövmesi olmuş. hahah tabi bu arada sabah kızlara yanlışlıkla "düğme yaptırcam" dediğim için habire düğme diye dalga geçiyorum:))) neyse düğme muhabbeti ağır basında taksiciyi unuttum gitti. Ardında Pelin'le odaya girdik. Ben böyle sırıtık modu. derken biran durdum ve "eee?" oldum. Hakikaten de yaptırcam dedim dedim, yaptırdım, herkese gösterdim falan. eee? hayatımda değişen bişey olmadı, sihirli değnek falan da yok. eee? kaldı olayın adı:)))
Neyse akşamki program Adana asmaaltında rakı ardından manhattan. Tayfa benim teşvikden birkaç arkadaş ve onlar aracılığıyla tanıştığım kardeş, arkadaş vs. Harzem'in süper!!! tarifine rağmen yeri bulmamız 8:30 felanı buldu gerçi. Girer girmez dehşet bakışları altında dövmemi gösterdim kendilerine. Beğendiler sanırım:P Ardından yumulduk mezelere, muhabbete vs. Geceyarısına kadar eğlendik, yedik, içtik.
Ardından Harzem'i Burçe ile eve yollayıp hep birlikte Manhattan'a gittik.
Bugün daha sakindi. Yarım gibi ben yine elimde bavulla Bahçeli starbucksa gittim. Bu sefer perihan hanımla buluştuk. Onla hasret giderdik. Eskilerden genel geçerden bahsettik, dertleştik. Ardından Emek ciğer 52 ve yine Bahçeli ama bu sefer Kahve dünyası. 2 gündür içtiğim kahvenin haddi hesabı yok:)
Nihayet 4.30 sularında düştüm yola ve önce havaş ardından Esenboğa. Wings'de oyalandım biraz. Üniversiteden bir arkadaşımla karşılaştım orda. Kız beni tanımasa kesinlikle tanıyamazdım:(((( Ayaktüstü biraz muhabbet ettik, sonra o kendi uçağına ben kendiminkine.
Ben daha zaman var diye sallanıp yeni "dövme"mi vazelinlerken baktım adım anons ediliyor. Amanın diyerek uçtum kapıya. ardından klasik kalkış, iniş, arabaya geliş, rot balansı bozuk arabamla titreyerek eve dönüş... tembellik yapmasam da şu ayarlara bir baktırsam.
13 Ocak 2010 Çarşamba
Sürpriz
Haftasonuna kendi kendime bir hediyem olucak. Düşündükçe bir nebze heyecan ve tereddüt yaşamakla birlikte ne zamandır yapmak istediğim birşey olduğundan kendime cayma fırsatı tanımamaya çalışıyorum:) Umarım 3 gün daha cesaretim kırılmaz da amaca ulaşırım:)
Kaplumbaa
Kaplumbağa sevdiğimi bilen muzip bir arkadaşım bana aşağıdaki oyuncağı almış. Son zamanlardaki proje ve analiz performansımı da gözönünde bulundurarak "çalışmalarında yardımcı olur:PpP" dedi:))))
Ben de koydum zibidiyi masamın üzerine sıkıldıkça basıyorum düğmesine, birlikte söylüyoruz. Gülmeyin çok neşeli bir melodisi var:)
haydi say, haydi say, saysana sen de
saysana benimle başla bir ile
bir iki üç dört beş altı yedi
sekiz dokuz ooon
ne de güzel saydın haydi bir dahaaa...
Ben de koydum zibidiyi masamın üzerine sıkıldıkça basıyorum düğmesine, birlikte söylüyoruz. Gülmeyin çok neşeli bir melodisi var:)
haydi say, haydi say, saysana sen desaysana benimle başla bir ile
bir iki üç dört beş altı yedi
sekiz dokuz ooon
ne de güzel saydın haydi bir dahaaa...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)