Sayfalar

5 Mart 2010 Cuma

The blind side

Bu aksam oscar adayları turumdan bir film daha izledim. Filmin konusu vs hiçbir şey ifade etmeden taktım dvdyi, ha iyi sandra bullock'muş, izleyelim.
Filmi izlemeye başladığımda ilk birkaç dakika off bu ne falan derken ilerleyen dakikalarda anlatılan hikayeden bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Başta hikayenin gerçek olduğunu bilmediğim için önce hikayeye sonra gerçekliği karşısında hem Michael Oher'a hem de Tuohy ailesine hayran kaldım. Çocuğun azmi, ailenin yaklaşımı... hakikaten insanı düşündürüyor.
Ben kendimi iyi bir insan sayarım ama bu kadının yaptığını yapabilir miydim diye düşünmeden edemedim filmi izlerken. Tanımadığın bir çocuğa kucak açmak, sorumluluğunu üstlenmek, ona bir yuva vermek, ondaki potansiyeli keşfedip ülke çapında bir sporcu olmasına destek olmak... sokaktaki bir hayvanın bile sorumluluğunu almaya korkan ben için düşünecek ve sorgulayacak bir yaklaşım gerektirdi.
Bir çocuğun hayatını kurtarmak, ona imkan sunmak, sevmek. kendi çocuğundan bahsetmiyorum, sahipsiz, terkedilmiş bir çocuğu kazanmak.
acaba bekarlara evlatlık veriyorlar mı?

Çalıkuşu

Dün akşam ilk kültürel faaliyetimi gerçekleştirdim. İstanbul'a taşınırken "oo artık bisürü tiyatro ve gösteriye gidebilirim" diyen ben daha 1 tanesine bile adım atamamıştım ki dün şeytanın bacağını kırdım. Ebru cündübeyoglu'nu zaten hep sevmişimdir, çalıkuşu da güzel hikaye. Sonuç olarak ben oyunu beğendim. Hatta oyun sırasında birkaç damla gözyaşı bile döktüm. Ben damlaları gizlemeye çalışırken baktım Nalan da selpak arıyor, o da ağlıyor sandım bastım kahkahayı. Gerçi o sadece burnu aktığı için selpak arıyormuş ama olsun ben psikolojik olarak rahatladım kısa bir süre için de olsa.
kültürel faaliyetlerimiz devam edecektir.

2 Mart 2010 Salı

Happy:)

Sabah sabah mutlu bir haber aldım. Çok sevdiğim ve hayatımda önemli bir yer teşkil eden 2 insan evlenmeye karar verdi. Bugün zaten güne güzel başlamıştım, şimdi mutluluğum daha bir perçinlendi.
İnanıyorum ki mutlu, seviyeli, sevgi ve saygı dolu birlikteliklerine aynı çatı altında da devam edecekler. Evliliklere olan inancımın kaybolmaya başladığı şu dönemde hala bir umut olduğunu gösterecekler:)))

1 Mart 2010 Pazartesi

Lale zamanı

Yılın en sevdiğim dönemi geliyor. Lale mevsimi... Kısacık da olsa gözlerimiz bayram edicek. Çiçekçilerde çoktan yerini aldı bile laleler, yakında lale bahçeleri de coşar. Cumartesi eve dönerken ben de aldım ilk lale buketimi, gidip yerleştirdim vazoma... beyaz ve mor laleler... en çok sarısını ve morunu seviyorum sanırım... gerçi hepsi güzel... Bazen bu dönemde sırf daha çok lale görmek için keşke karşıda yaşasaydım diye düşünüyorum.

Her çiçeğin bir anlamı var ya, işte laleninkiler (gerçi her site farklı yazmış ama ben böyle beğendim:):
beyaz: bağışlama
pembe: anlayış
sarı: umutsuz aşk
mor: asalet
kırmızı: aşk
eflatun: sadakat

bir sitede de sarı lale icin şöyle diyor: there is sunshine in your smile:)))) budur!

28 Şubat 2010 Pazar

Çarpma bölme

bu hafta TEGV'de beni 3. sınıflara kaydırdılar. İlk derste sınıfta 3 öğrenci vardı. Hepsi mini mini öyle sevimliler ki. iki basamaklı sayıları çarpıyorlarmış ve bölmeye geçmişler. Ders boyunca değişik çarpma bölmeler yaptık onlarla. işin en komik yanı ise 4 basamaklı 2 sayıyı çarpma heyecanları idi. dedim yapabilirsiniz. hepsini teker teker çıkardım tahtaya, yazdım basitinden (içinde en fazla 4 olan) 4 basamaklı 2 rakam, birlikte çarptık. Çarpım da milyonlu bişeyler çıkınca mest oldular. bir de sonucu okuyabilseler tam olacaktı. örneğin 5.236.419'u beş trilyon ikiyüzotuzaltı milyor dörtyüzondokuz, beş milyon ikiyüzotuzaltı milyon dörtyüzondokuz ve bilimum türevi şeklinde okudular. çok şekerlerdi.
üniversiteye gelince 9 basamaklı 2 sayıyı çarpacaklarmış:))))))

Beze

Bu akşam o kadar çok güldüm ki uzun zamandır bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Olay da bizim lise sınıfının buluşmasında gerçekleşti. İlkay'ın İstanbul'a gelmesi bahanesiyle akşam asmalı da toplandık. Toplandık dediğim aslında uzun süre 6 sonra 7 kişi şeklinde. Klasik rakı meze vs muhabbeti, sen naaptın ben ne ettim vs vs. Beni koparan olaysa İlkay'ın fransaya ilk gittigi siralarda başından geçen bir olay.
Şimdi bunlar birgün bir pastanenin önünden geçerken kocaman bezeler görüyorlar. İlkay da bezeyi çok severmiş. Almak için pastaneye giriyorlar. Bu arada ikisinin de fransızcası son derece ilkel boyutta. Özgür diyor ki ben de ekler çok severim, o da fransızcası ile aynı belki bezede de aynı durum geçerli olur diye düşündük. Neyse, pastanede de yaşlı, tombul beyaz saçlı bir teyze varmış. İlkay gülümseyerek kadına gidip "je voudrais Beze" demiş. Kadın önce gülümserken yüz ifadesi değişmeye başlamış. İlkay ısrarla belkı takısı yanlıştır diye "an beze, e beze" falan dedikçe kadının yüzü iyice değişmiş. Özgür İlkay'a "sanırım bezenin adı başka bişey" falan derken İlkay da bir yandan kadına bezeyi işaret ediyormuş. Kadın sonunda hafif kızgın bir ifade ile bezenin fransızca adını söyleyerek istediklerini vermiiş. Bu ikisi daha sonra öğreniyorlar ki beze fransızca "to fuck" demek. yani ilkay kadına gidip "I want to fuck" demiş. bunu duyunca o kadar çok güldüm ki anlatamam. ama gülmemin asıl nedeni olayı kendimize yorumlamamdı. Düşünsenize sütişe gidiyorsunuz, ordaki görevliye sütlacı göstererek "s..mek istiyorum" diyorsunuz... resmen gözümden yaş geldi.

26 Şubat 2010 Cuma

sessizliğin gücü...

Sabah işe gelince yine ilk iş komşu bloglara bir göz attım. Selim nihayet sessizliğini bozmuş, bişeyler karalamış bloguna. Bir heves okudum susarak meydan okumasını hayata!... okudum ve öyle kaldım, sustum. Bazen öyle şeyler yazıyor ki bu çocuk (çocuk dedim diye kızma canım, lafın gelişi) kelimelere bakakalıyorum. bazen o kelimelerin arkasındaki hikayeyi bildiğimden ama asıl bazen o kelimelerde kendimi bulduğumdan...
yıllar önce biri bana 'susmak kabullenmek demek değildir' demişti. ama susmanın gücünü bu kadar güzel anlatamamıştı...
keşke bu yazıyı dün yazsaymış da ben de dün okusaymışım... sussaymışım...

25 Şubat 2010 Perşembe

Babacım

Canım babam
güzel babam
tatlı babam
beni mezarından bile hala gözetip kolluyorsun ya
seni çok seviyorum
seni çok özlüyorum

3 kadeh

Dün akşam Gökhan'ın davetlisi olarak bir şirketin galasına gittik. Dans dersim olduğu için gidip gitmemek konusunda tereddütlüydüm ama gala ağır bastı. İş çıkışı atladım dolmuşa, tam Ceylan otelin önünde indim resmen. Gala 6'da başlamış gerçi ama benim gidişim 8'i geçti. Gittiğimde sunumlar yapılıyordu, sonra plaket falan dağıttılar çalışanlara. Ortamı güzel hazırlamışlar, yemekler başarılı. sunum ve ödüllerden sonra müzik başladı. resmen oynadık bile. 3 kadeh şaraptan sonra topuklular üzerinde denge sağlamak zor oluyormuş onu farkettim ama yine de oynadım. Mesaiyi bahane ederek 11 gibi ayrıldık ordan. Şarap çarpmış, şimdi dolmuş vs uğraşamam diyerek atladım taksiye. iyi ki de öyle yapmışım çünkü apartmana giden kısacık yolda bile yalpaladım resmen:) kendimi yatağa nasıl attım hatırlamıyorum, deliksiz uyumuşum:)

23 Şubat 2010 Salı

zor olanı başarmak mı asıl olan?

İnsanın karakteri neye göre gelişir diye düşünüyorum da, sanırım genlerin yanısıra aile terbiyesi, büyürken içinde bulunduğu ortam vs etkili oluyordur.
Bizi birçok şeyi yapmaktan alıkoyan da bu karakter yapımız değil mi zaten? doğrularımız, yanlışlarımız, değerlerimiz... kontrollü olmamız, etrafımıza zarar vermemeye çalışmamız, faydalı olmak istememiz, iyi birer insan olmamız...
iyi insanın aklından karşısındakini üzmek ona kötülük yapmak geçmez. aklından geçmeyen, bilmediği birşeye karşılık hazırlıklı veya korunaklı da olamaz. daha çok darbe yer. ondan değil midir kötülük veya zarar gördüğümüzde şaşırmamız, yıkılmamız, acı çekmemiz. ona rağmen bu zamanlarda bile sağlam durmamız ve karşılık vermeyişimiz de iyi insan olduğumuzdan değil mi?
allah iyilerle karşılaştırsın derler çünkü kötü olmak çok kolay... sürekli kendini kontrol etmek yerine içinden geldiğince şeytana uymak, üzeni üzmek, gönlünce kızmak, yıkmak, bozmak... sınırlarını zorlamak yerine boşvermek... içini kemiren adalet duygusuna teslim olmak ve adaletini kendin bulmak... o kadar kolay ve cazibeli ki intikam almak, kötü olmak, kötülüğe kötülükle karşılık vermek, acı çektirene acı çektirmek, üzmek. zor olan bu duygularla savaşıp doğru bildiğinden çıkmamak. zor olan yapılan haksızlıkları sindirip yoluna devam etmek. zor olan seni üzen ve kandıranları affedip ileriye bakmak... unutmak...
zor olan ateşe ateşle karşılık vermemek, üzerine su dökmek...
ama sonra zoru başarmanın onuru ve gururuyla dolmak... yenilmemek, yıkılmamak, dimdik ayakta durmak... zoru zorlamak ve galip gelmek.
galip geleceğimiz zorluklara...

22 Şubat 2010 Pazartesi

yine deli gibi yedim!

Keyifli bir haftasonunu daha geride bıraktım. Çok hızlı geçti ama tadı çok güzeldi.
Cuma akşamı 6 sularında çıktım yola, önce havaalanına ardından Ankara'ya vardım. Özge aldı beni Havaş'dan (gene bekletti kadın ama bu sefer 2-3 dakika:Pp). Doğru eve yollandık. TV karşısında pineklerken "what happens in Vegas" izledik. Çok keyifli bir filmmiş, bayağı güldüm izlerken. Bu arada Özge'nin evinde 2 kedi var, ben aslında kedi sevmem ama bunlar pek sakin iran kedileri, nerdeyse sevdim de diyebilirim yani:)
Cumartesi güne 9 gibi başladık. Önce ben Sunny'i çekyatın altında ezmeye kalktım, sonra da üzerine basmaya çalıştım:) Allahtan kalıcı bir hasar vermeden çıktım evden. Sağolsun Özge beni şehre bıraktı. İlk aktivite SGK'dan Sema ve Merih hanımla buluşmak. Onlarla hasret dolu kahvaltının ardından kendimi kuaföre attım. Serkan'cığımı da özlemişim netekim. Serkan'dan beni Burak aldı ve Selim'le buluşmaya Quick China'ya gittik. QC'nın açık büfesi süper oluyor. Netekim yine öyleydi, kendimizi kaybederek yemeklerimizi yedik. Sonra da hazmetmek için Arjantin Starbucks'da aldık soluğu. duble espressolu amerikanolar ile anca kendimize geldik. saat 5:30 sularında onlardan ayrılıp Mutişkomla buluştum. Kısa ama koyu sohbetin ardından o da beni Gordion'a taşıdı. Günün son organizasyonu Özge ve Rengin'le akşam yemeği idi. Kızlarla Gordion'da buluşup kısa bir hediye alışverişinin ardından yemeğe yollandık. Bu seferki adres Sushisu. Yine doğu mutfağı. Tabi bu arada ben töhmeleme formatında olduğum için önce azar sonra sitem işittim:) onlar çok aç ben tok olunca onlar yedi ben izledim. Ancak 2. turda sushi ve pad thai tadına baktım. Sushi'si çok başarılı idi. yemekse fena değildi.
Cts akşamını çok uzatmadan noktaladık. Eve dönüp yine TV izledik vs. Akşam yine 12 sularında sızdık.
Pazar sabahı pek bir maceralı başladı benim için. Akşam yattığım çekyat kayıp ayrılmaya çalışmıştı. Sabah bir baktık ki ayakları çıkmış. Özge ile onu takmaya çalışırken yaptığım salak bir hareket sonucunda çekyat elime kapandı. Biran olduğum yerde donup kaldım, hasarı idrak etmeye çalıştım. Bu arada Özge panik içeri buz getirmeye koştu. Onu sakinleştirmek amacıyla ben de mutfağa gittim. Hasar çok değil, biraz sıyrık ve morluk. Ama sanırım ufak bir şoka girmiş olmalıyım ki mutfakta birden kulaklarım uğuldamaya ve gözüm kararmaya başladı. Oturduğum yerde bayılcak gibi hissedip kendimi koltuğa zor attım. sanırım tansiyonum düştü. Neyse 3-5 dakikaya kendime gelmiştim. yazık kızlar da öyle korktu ki ben daha sakindim resmen:)
Sabah maceramın sonrasında son aktiviteme doğru özge'cik gene taşıdı beni. Bu sefer dido ve cimcime ile kahvaltı. Malum mübarek 3 aylara girdik:) Burak da geldi kahvaltıya. Biz hala dünden tokuz resmen ama bu yine de kahvaltı tabaklarını silip süpürmemize engel olmadı. 12:30 gibi ordan çıktık. havaş'a gitmeden önce burak beni babama götürdü. ve anneme tabi. nasıl özlemişim anlatamam. çok ilginç, insan mezarı başında bu kadar yakın hisseder mi kendini... orda öyle oturup beklemek istedim ama hem yağmur yağıyordu hem de otobüse yetişmem gerekiyordu, vedalaşıp ayrıldım.
Ardından dönüş yolculuğu. 5 falandı eve geldim. bişeyler yiyip kestirdim. 10'da kalkıp star wars izledim ve tekrar yattım.
ya bu aralar beni sanırım gene çeçe sineği soktu. Uyuduğum saatlerin haddi hesabı yok... karpuz da yata yata büyürmüş ama:PpP

19 Şubat 2010 Cuma

Çok şirinler:)

bu hayvanları görünce içimin yağı eriyor resmen:)))) nasıl tatlı ve minikler... hani elimde olsa evde 100 tane besliycem ama ölüyo sonra gariplerim, kıyamıyorum:( Ülkücüm, foto için sağol. hemen desktop da yaptım:)

Çelişki

Karmaşık duygular içindeyim 1-2 haftadır. Kendimi uzun zamandır olmadığı kadar iyi hissediyorum, hayata daha pozitif bakıyorum, neredeyse kendimi mutlu hissediyorum diyebilirim. ama aynı zamanda, zaman zaman bir duygu hasıl oluyor içime. sanki çok üzgünmüşüm de hıçkıra böğüre ağlamak istiyormuşum gibi. ama bu duygu o kadar derinde veya üzerinde bir sis perdesi var ki, yerini ve kaynağını bulamıyorum. sanki başka birinin duyguları gibi, yabancı kalıyor. orada olduğunu hissediyorum ama sahiplenemiyorum. o duyguyu yaşayamıyorum... o kadar karmaşık bir his ki anlatacak kelimeler bulamıyorum:) çok garip bir durum...

17 Şubat 2010 Çarşamba

Sapıtık kardeşler

Dün ablam kaçamak yapıp bana geldi. O kuaför işini halledene kadar ben de işten anca çıktım. 8 gibi buluştuk, önce biryerlere yemek yemeye gidelim dedik ama sonra şımarıklığımız tuttu ve akşamı bilimum abur cuburla doldurmaya karar verdik. Unpak'a kadayıf diye giren ablam torbasını kadayıfın yanısıra bilimum kurabiye ve simitle doldurmuş. Ben de madem öyle diyerek hemen Krispy Kreme önünde bir durak yapip donutları ekledim. Ardından starbucksda lattelerimizi alıp eve yollandık. Bir yandan ona blog yapıp diğer yandan da abur cuburlarımızı götürdük. Minnoş erkenden uyuklamaya başlayınca bana da 11 sularında yatağa girmek düştü:)
Yaşasın minnoş kardeşliği:)))

16 Şubat 2010 Salı

Düşündürücü

2 yıldır emniyet kemeri takmadığım düşünülürse... aslında düşündürücü bir reklam. insanın takası geliyor... ama sonra diyorsun ki, beni kim tutacak ki:)))