Sayfalar

29 Temmuz 2015 Çarşamba

ayh!!!

çok sıkıldım... evet hayatımın son döneminin en kısa özeti... uzun koşturmaca dönemi sonrası kendimi rölantiye aldım ama bu rölanti de içimi sıktı sanırım. gerçi koşturmaca modundayken de neyden ne kadar zevk alıyordum çok da emin değilim. neyse sonuç olarak sıkıldım işte:( işten de, evden de, ankara'dan da, herşeyden sıkıldım. ben uzuuuun bir tatile çıksam. böyle diyorum ama tatil fikri bile heyecanlandırmıyor beni. belki de ben heyecan özledim, değişiklik özledim. macera özledim... mücadeleden, monotonluktan sıkıldım. ayh! yemin ederim hayattan sıkıldım ben:(((

25 Şubat 2015 Çarşamba

acıların çocuğuyum...

aslında amacım haftasonu gittiğim Kıbrıs gezisini yazmaktı ama sabah gittiğim fizik tedavi canımı o kadar yaktı ki sabahtan beri başka birşey düşünemez oldum. garibim öyle bir travmaya uğradı ki pamuklara sarmalayıp yatsam anca kendine gelecek. hatta 3 gün falan yatmam lazım sanırım. bir de yarın sabah yeniden gitmem lazım. asıl onun şokundayım an itibariyle. önce sabah 8e verdiler randevuyu. sabahın sekizinde ftr mi olur yaa, ben daha gözümü tam açamamışken acıyla bağırmak hiç eğlenceli bir durum değil şahsen. ilk olarak bileğe elektrik veriyorlar, kaslar titriyor kendi kendine. benim orta parmak akımı yer yemez öyle komik kasıldı ki anlatamam. garip bir his. sonra 15-20 dakika içinde talaş gibi birşey olan bir kazana sokuyorsun kolunu. ısıtıyor orada kasları. sonra da işkence başlıyor zaten. bir sağa büküyor bir sola. çığlık atınca açını koruyor. which means o süre boyunca acı devam ediyor. son olarak bileğimi öyle bir büktü ki çaat diye ses geldi. ben orda çığlık modunda. bir de panikledim o ses çıkınca. meğer çıkması istenirmiş çünkü kireçlenme o şekilde açılıyormuş. falan filan. sonuç olarak mutsuzum ben:( yazık değil mi bileğime, habire hırpalıyorlar:(((

2 Şubat 2015 Pazartesi

tek elli hayat

tek elle 4. haftayı tamamlamış bulunuyorum. bir şekilde hayatı devam ettiriyorum ama gerçekten yorucu ve bunaltıcı bir durum. her iş gereğinden fazla zaman alıyor, en ufak bir harekette canın yanıyor falan. ama işte bir şekilde idare ediyorsun. geçen gün tek elle yapılamayan işler listesi oluşturmaya başladım. şimdi sizlerle onu paylaşıcam: sırası yok, aklıma geldiği düzende. 1. saç toplamak: kesinlikle bir elle başarılamayan bir olay. hangi elin toplayacak da neyle toka takacaksın. mümkün değil, yada ben yolunu bulamadım. o yüzden habire ördürüyorum. 2. saç taramak: hadi canım dediniz di mi? tarayın da görün babayı. hele bir de saçınız karışmışsa. kısa saçlıysanız olabilir ama saçınız uzunsa beraberinde bir tutam saçı veriverirler elinize. acısı da cabası. 3. ayakkabı bağlamak: itirazı olan? 4. damacanadan şişeye veya bardağa su doldurmak: bardak geniş ağızlıysa yere koyup denk getirebilirsin, aksi takdirde etrafa saçılan suları kurulamazsan bir de kayıp ayağını bacağını kırma riskin doğar. tek yolu damacanın önüne geniş ağızlı bir sürahi yerleştirip onu doldurmak. ondan şişe yada bardağa aktarmak daha kolay. 5. diş ipi kullanmak: itiraz olan? - bunun için de çözümü kendinden dişipi olan kürdanları kullanmakta buldum. faideli aletler. 6. lens takma: ben tek elle hem gözümü açıp hem de lensi takmayı başaramadım. tabi bir de lensi kutudan çıkarma ve parmağa yerleştirme süreci var. dediğim gibi ben yapamadım, becerebilen varsa saygıyla önünde eğiliyorum. ancak dirsek serbest kalınca bu da yapılabiliyor. en azından alçılı eli göze yaklaştırabiliyorsun:) 7. tabaktaki son lokmaya ulaşma: tabak sıyırma veya son lokmaya ulaşma tam bir hayal. belki çalışan el baskın el olursa yapılabilir ama ben sol elimle tabağı sıyırmayı henüz beceremedim. çorbada kaseyi direk tepeme dikip olayı öyle neticelendiriyorum. 8. saç yıkama: saçın kısa ise bir şansın olabilir ama tek elle uzun saçı yıkamaya kalkışmadım bile. tıpış tıpış gidiyorum kuaföre, yıkıyor, fönlüyor ve örüp gönderiyorlar beni. 9. şişe açma: şişeyi alçılı kolun altına arasına sıkıştırıp açabilirsin ama plastik şişe ise ıslanma ihtimalin çok yüksek:)) 10. bilimum kesme/doğrama işleri: keseceğin şeyi neyle sabitlemeyi düşünüyorsun??? 11. tırnak kesme: kırık kolu doğru açıya getiremediğin için o eli, parmaklarında zerre güç olmadığı ve tine doğru açıyı tutturma zorluğu sebebiyle diğer elin tırnağını kesmek imkansız:( 12. sütyen giyip çıkarmak: aç o kopçayı da göreyim. yada açtın diyelim nasıl geri takıcan???:) bir de baskın eli kaybettiğin için çok zorlandığın işler var. mesela sol el ile yazı yazmak. 1. sınıf bebesi gibi bir yazın oluyor. dişini fırçalarken artık ne kadarını temizlediysem kardır diyerek fazla titizlenmeyeceksin. bir de sol elle maus kullanmak tam bir savaş. aynı şekilde klavye kullanmak da. sağ el destek olsun desen tek parmakla çok yavaş gidiyor ve alçının ağırlığı sebebiyle tez zamanda yoruluyorsun. yazının düşünce hızına yetişememssi de cabası. çok sinir bozucu. bir de giyinip soyunma süreci var ki... hem uzun sürüyor hem de süper yoruyor insanı. zaten kolun alçıda olduğu için giyebildiğin kıyafet sınırlı. kolu geniş olanları seçmek zorundasın. onları da tek elle giyip yerleştirmek hakikaten yoruyor insanı. giyindikten sonra oturup dinlendiğimi biliyorum ben. neyse 4 hafta bitti,inşallah 1-2 haftaya alçı kolumdan çıkacak ve ben bu zorlukları hatırlamayacağım bile...

13 Ocak 2015 Salı

kendime ait kaç gün:P

en çok korktuğum şey bilek kırmaktı. hani herhangi bir kemik belki ama ya bilek? eklemler vs... içim ürperirdi aklıma gelince... ve sonra başıma geldi:( daha karın ilk günü, etraf bembeyaz. haftalardır bu anın özlemini çekiyorum. kar yağacak yağacak ve ben karlarda yuvariğnenlanıcam. bu hayal ve mutlulukla çıktım evden. sanırım 10 adım falan atmıştım ki hoop kayıp oturdum yere. oturmadan az evvel de tüm hızım ve ağırlığımla sağ el bileğimi yandaki beton bloğun köşesine geçirdim. o anda hissettiğim ağrının tarifi zor. bir süre düştüğüm yerden kalkamadım netekim. bir miktar inledikten sonra kalktım yerden. etrafımdakilerin dehşet bakışları altında kolumu oynatmadan eldiveni çıkardım. bileğin garip pozisyonu zaten şüpheye mahal bırakmıyor... doğru başkent acile. acildeki uzman görünce direk kırık dedi zaten. ortopediden uzmanların gelmesi biraz zaman aldı. sonra beni röntgene yolladılar. pek güzel kırmışım bileği. çökmeli parçalı harika bir kırık. yerleştirip alçıya alıcaz dediler. kaçasım geldi odadan. bir yandan aynı odada kafasını yarmış amcaya zımba basıyorlar amca inliyor... çok sinir bozucu bir durum. bayıltın beni dedim olmaz dediler. o ağrıya nasıl dayanayım. ısıracak bişey verin dedim. nihayet ikna oldular. sonra koluma bir iğne yaptılar, tam bileğe, kırığın oraya. o iğne herneydiyse onca çekiştirmeye hiçbir şey hissetmedim. ama ne çekiştirdiler kolumu biri dirsekten asıldı diğeri parmaklardan. onlar çekerken bir üçüncü yerleştirdi kemiği. sonra bir film daha. oturmuş yerine düzgünce. en sonunda da kolumu omza kadar alçıya aldılar. devasa bir alçı... pembe delikli alçı istedim ama ellerinde anca amele versiyonu varmış:))) iğneden sonra ağrıkesici vs ile geçirdim günü. ama akşam sıkmaya başladı alçı. birara panik atak oldum sanırım çünkü bayılıcam sandım. en son su altında öyle panik olmuştum. çıkış bulamadım alçıdan. neyse çilerle hastaneye gidip alçıya delik açtırdım. biraz iyi geldi o delik. 2 gün öyle kolum tepede gezdim. gezdim derken tüm gün evdeyim, doktor kontrolü hariç. sonra uğur hocamı aradım. sağolsun önce 2 gün atele aldı kolumu sonra yeniden dirsek üstünden ama en azından daha medeni bir alçı. şimdi robokop gibi geziyorum etrafta. kolu bükemeyince ve eli kullanamayınca birçok şeyi yapmak zor. mesela tek elle saçını toplayamıyormuşsun. ha bir de banyo biraz dert. giyinip soyunmak zahmetli, alçının geçtiği kıyafet sınırlı. dişini iple temizleyemiyorsun mesela yada ayakkabı bağlayamıyorsun... vs vs.. işte böyle. 4-6 hafta dediler. 3-5 hafta kaldı özgürlüğüme... allah daimi böyle olanlara yardım etsin...

1 Ocak 2015 Perşembe

Kendime ait bir gün...

son zamanların en güzel gününü geçiriyorum sanırım. yataktan istediğim saatte uyandım. gün boyunca yapmam gereken herhangi birşey yok ve ben canım ne istiyorsa onu yapmakta özgürüm. ve ben canım ne yapmak istiyorsa onu yapıyorum. ne verilmiş bir söz, ne planlanmış bir olay. hiçbirşey... sadece ben ve keyfim. keyfim bugün 10 sularında kalkmak istedi yataktan. ben de öyle yaptım. sonra oyun oynamak istedim ve oynadım. sıkılınca kahvaltımı hazırlayıp tv karşısına geçtim. son favori dizim arrow'dan 2 bölüm çaktım peşpeşe. ardından havanın ne kadar güzel olduğunu farkettim ve evin karşısındaki pet shop'un açık olduğunu. bu havada evde oturmak çok yazık olacaktı. (bu arada havayı tarif edeyim. yağmur yağmış, heryer ıslak ama müthiş bir serinlik var. güneş yok ama aydınlık. dışarısı için ideal) neyse çıkıp önce bir tasma aldım sonra da vişneliğe gittim. tasması kayıplara karıştığında beri sasha'yı (vişneliğin oraya terkedilen dünya güzeli bir haski) gezdirememiştim. çıldırdı garibim. çıktık bir 45 dakika sasha ile dolandık. dolandık derken daha çok o beni sürükledi yollarda. yine abuk subuk köpeklere rastladık ve hemen rota değiştirdik. allahtan böyle durumlarda söz dinliyor, hiç diklenmiyor. 45 dakika sonunda ikimiz de yorulmuştuk. onu yerine bağladım ben eve döndüm. o sırada canım kahve istedi. arabayı evin oraya parkedip starbucksa yürüdüm. migrostan 1-2 birşey aldım, ardından kahvemi alıp eve döndüm. yol üzerinde mağazalara uğrayıp aylak aylak ev için masa örtüsü, alez gibi ıvır zıvır şeyler aldım. ama daha güzeli yoldaki panoda cts akşamı jolly joker de yaşar olduğunu gördüm. hemen program olayına girdim. cts ofis yemeği var ama olsun, yemek sonrası süper olur:) neyse şimdi de eve geldim, bir yandan kahvemi yudumluyorum bir yandan da bu satırları yazıyorum. uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu ve mutluyum.

24 Aralık 2014 Çarşamba

hadi hadi hadi...

gene sabırsız ruh halim beni ele geçirmeye başladı. Hadi biran önce almanca öğreneyim, hadi biran önce şu vermem gereken 30 kiloyu vereyim. hadi oyun bir an önce bitsin de sahneye çıkalım... e hadi ama! bilemiyorum ama bu aralar yapmak istediğim herşey bir an önce olsun istiyorum. kendimi dizginleme çabalarım çok bir işe yaramıyor. hızlı koşan at çabuk yorulur misali ben de gelişmeler yavaş olunca hevesimi kaybedip vazgeçicem diye korkuyorum bir yandan da. o yüzden yavaşlamam ve sakinlemem lazım. yapmak istediğim o kadar çok şey var ki. okumak istediğim onlarca kitap, izlemek istediğim yüzlerce dizi/film/tiyatro/opera/bale, gitmek istediğim birçok şehir, görmek istediğim birçok arkadaş... zaman? işte bir o yok. bir de para tabi... yani kısıtlı imkanlar... gün 24 saat olmasın, iş çok zaman almasın. haftalık programıma bakıp "ayyy şu günüm de boş, naapsam ki?" diyebileyim. programlar çakışmasın, hiçbir şey eksik kalmasın... işte aynen bu ruh haliyle bitiriyorum bu seneyi. yapmak istediklerine yetişemeyen, "şimdi ne yapsam ki?" diyecek zamanı olmayan bir durumda. yok bir dakika yanlış anlama olmasın, boş boş oturup oyun oynadığım saatler de çok. işte o saatlerde de salak salak oyun oynamamak istiyorum. aslında bu da benim elimde değil mi.. hmm bunu iyi ki yazdım buraya:) şaka bir yana gerçekten bazı şeylerin hızlı ilerlemesini istiyorum bu aralar. ilerlesin ki ben sıkılıp vazgeçmeyeyim... ilerlesin ki kendime hedef koyup başardığımı göreyim ve yeni hedefler koyabileyim... ilerlesin işte... ben vazgeçmeden, pes etmeden ilerlesin:)

20 Aralık 2014 Cumartesi

nedensizce...

binbir türlü değişik duygular içerisindeyim bugün. son 1 saat içinde hem hüzünlenip hem sinirlenip gözyaşları döktüm... önce dünyanın ne kadar küçük bir yer olduğunun bir ispatını daha yaşadım bugün. nermin'cim çok sevdiği ve "çok kafa, çok iyi anlaşırsınız" dediği bir arkadaşı ile tanıştırdı bugün beni. aslında bir 6 aydır falan tanıştıracaktı da en sonunda "e hani ama" diyince bugüne nasip oldu. buluştuk 3ümüz, hatta önce kentpark denildi ama görsen sanki bütün ankara orada. park yeri bulmam mümkün görünmeyince aldım onları doğru tepe prime'a. daha ilk saniyeden çocuğu sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi. sonra nerdensin vs derken hem oturduğu yer, hem de ismi ve çalıştığı yeri bir de yüzünün benzerliğini birleştirince bende şimşek çaktı. benim en eski, en çok sevdiğim, kankam olan ama yıllardır dünyanın öbür ucunda olduğu için görüşemediğimiz bir arkadaşımın abisi!!! dedim sen özgenin abisisin. o anda o da anımsadı beni. senin adın çok geçerdi diye. nermin dumur bir şekilde bize bakıyor. dedim ki kendisinin de haberi var, dolayısıyla söylememde mahsur yok. özge benim üniversiteden beri çok ama çok sevdiğim ve o yıllarda sırıl sıklam aşık olduğum çocuktu. nermin dumur oldu tabi. niye olmadı vs. dedim olmadı işte üzerinden 20 yıl geçmiş, onun mu sorgusunu yapacağız şimdi. nerden nereye... hemen fotolar çekildi ve gönderildi kendisine tabi ki... ama abisini görünce özge'yi ne kadar özlediğimi farkettim. içim buruldu resmen. sonra belki de sohbetin de tesiri ile yaşayamadığıöm, küçük salaklıklarım veya korkularım yüzünden elimden kaçan mutluluklara hüzünlendim. sonra bunu birine anlatmak istedim. normalde hiçbir tereddüt etmeden anlatacağım kişiye artık anlatamadığıma da hüzünlendim. sonra eve geldiğimde otoparkın girişine park eden bir adama sinirlenip kendisi ile dükkanın içinde kavga ettim. dükkandakilere de ayıp oldu gerçi. sonra da sinirimden oturup ağladım. şu anda da sinirimden, hüznümden, ondan bundan saçma sapan bir şekilde ağlıyorum işte...

16 Aralık 2014 Salı

new year (or age) resolutions

bu sonbahar ile bana birşeyler olmaya başladı. hayatımda bir değişiklik yapma ihtiyacı yada gereği duymaya başladım. 40 yaş bunalımı gibi de değil aslında, sorgulamıyorum yani hiçbir şeyi, daha çok daha kayda değer şeyler yapıp kendime oyalanmamı sağlayacak değer katacak birşeyler. ilk adımı sanırım evi taşıyarak yaptım. ikinci adım diyetisyene 256326653. defa başlamak oldu. yavaş gidiyor ama en azından gidiyor. şimdi evde geçirdiğim boş zamanlara kafayı takmış bulunuyorum. evet oturup saatlerce mal gibi dizi izlemeyi seviyorum ama bir yandan bu olaydan sıkılıyorum da. onun için üçüncü adım olarak kendime almanya öğrenme hedefi koydum. eminim bundan çok pişman olacağım ancak bu haftasonu almanca kursuna başlıyorum. hem de sabah 9:30 seansına. diğer bir deyişle şu çok sevdiğim haftasonu uykularım hikaye olacak. ve son olarak da yemek yapmayı öğrenmeye karar verdim. şu yaşıma geldim evimde yemekli misafir ağırlayamadım daha. başta takmıyordum ama son zamanlarda kendimi çok sefil hissetmeye başladım bu konuda. o yüzden bir sonraki adım da arada değişik yemekler pişirip arkadaşlarımın üzerinde denemek olacak:) gönüllü olan?

1 Aralık 2014 Pazartesi

Vazgeçebilmek...

öncelikle bu yazıyı yazarken kendi kendimi yayınlama konusunda ikna etmem gerekiyor. (eğer okuyorsanız başarmışım demektir:)) bir süredir kafamdaki bu çelişkiyi satırlara dökemememin arkasında bu ikilem yatıyor. yada belki de düşüncelerimi netleştiremememin üzerine bu da ekleniyor da olabilir. konu ilişkiler. yada benim ilişkilerim. yani ikili ilişkilerim. bir süredir hayatımda çok büyük bir yeri olmuş olan bir arkadaşımla uzaklaştık. sorun bende yada onda veya ikimizde. sorun o değil. sorun benim bakış açımda. çok nadide bir şeyin yok olduğunu görüyorum. hatta görmeyi bırak içinde yaşıyorum. ancak bu yok oluşa tepkim yok veya var da, değişik. bu değişikliğin sebebini ben de bilemiyorum. bazen kızıyorum bazen üzülüyorum bazen hüzünleniyorum ama hangisi esas olan, hangisi ağır basan işte onu bilemiyorum. daha ilk adımda olayın ilk haftasında gelen bir mesaja nasıl tepki vereceğime karar verememekle başladı bu kargaşa. çok farklı duygular içeren birçok mesajı yazıp yazıp sildim. "canın cehenneme"den tut da "kararın ne olursa olsun ben hep buradayım" a kadar. ancak ne istediğime karar veremediğim için hiçbirini yazamadım. yazmadım. ek not: geri dönüp okuyunca farkettim ki aslında olayın ilk adımı daha öncesine, bizi ters düşüren ana denk geliyor. ama belki de o adım aylardır üstü kapalı tutan bir durumu su yüzüne çıkarıyor. bunu bile bile bu adımı atmış da olabilirim. bilinç altımla ne olacaksa olsun demiş de olabilrim. bilmiyorum. herneyse... bir insanın başka birini ne pahasına olursa olsun hayatında tutma kararı nasıl alınır, yada alınır mı bilemiyorum. oldum olası lüzumsuz bir gururum olmuştur. beni istemeyeni ben hiç istemem. oldum olası bir inadım olmuştur. ben buyum. beni seven böyle sevsin yada sevmesin. belki son söylediğim bir yalan. çünkü ben buyum ama herkes beni sevsin sevdamdan daha ancak yeni yeni vazgeçebiliyorum. beni sevmiyor musun? olabilir, tabi ki böyle bir hakkın var. peki bu benim senin hakkındaki düşüncemi etkiler mi? sanırım evet. nedense çok umurumda olmayan bir insan için "ay seni çok sevmiş" gibi bir yorum duysam hemen sempati yapar sevmeye başlar, hatta bu sevgisini daha da beslemek içgüdüsüyle daha bile iyi davranırım. evet bu da incelenmesi gereken bir durum. evet ne diyordum. hayatında tutma azmi... yada duygusu... nedir bu işte bunu bilemiyorum. hayatımda tutmak isteyip istemediğimi de bilmiyorum. yada bunun için çaba harcayıp harcamamak. belki karşı taraftan bir adım gelmediğini görmek beni çaba harcama konusunda olumsuz etkiliyor ve nasıl isterse moduna sokuyor, bilmiyorum. ama cevap veremediğim konu işte ben nasıl istiyorum. ne hissediyorum ve neden böyle hissediyorum. bunun cevabını bulamıyorum. bazen kızıyorum, bazen hüzünleniyorum, hep üzülüyorum ama sonra hüznü kovalıyorum. onun kararı diyip geçiyorum ama gerçekten onun kararı mı yani benim bundaki rolüm ne emin olamıyorum. bunun daha uç boyutunu düşünelim. aşk boyutunu... aşık olduğun bir adamı ne pahasına olursa olsun hayatında tutmak, geri kazanmak mıdır olay yoksa başını dik tutmak mı? yıllar önce denedim, saçma sapan bir sebeple bana ters davranan, neredeyse suratıma bile bakmayan bir adamı azimle geri kazandım. ama "tamam seni affediyorum" dediği o an kendimi o kadar küçük hissettim ki anlatamam. ve benim için herşey o anda bitti. saygı, sevgi herşey... kendimi aşağılanmış hissettim ve ondan uzaklaştım. işte bu yüzden kendime olan saygımı hep en ön planda tutuyorum sanırım. yanlış anlaşılmasın, hatalı olduğumda özür dilerim. ama reddedildiğimde asla geri dönmem. belki bunun acısını çekiyorum şu anda. reddedilme, küçük düşme korkusu ile yaşayamadığım şeyleri düşündükçe çok üzülüyorum. ama biri cesaretsizlik diğeri gurur... işi daha da komplike hale getireyim. kendi gururumu el üstünde tuttuğum kadar karşımdakinden de aynı tavrı beklerim. ezilip büzülen, yalvaran tipte insanlar bana çok itici gelir. dik durup hatasıyla yüzleşmek yada talebini dik bir şekilde dile getirmek.. kendine güvenmek ve bunu sergilemek.. neyse konu nerden nereye geldi.. işte benim zorlandığım konu bu... gurur ve sevgi ikilemi... ne olursa olsun hayatında tutmak mı yoksa vazgeçmek mi?

17 Ekim 2014 Cuma

Tembel taşınması

Şimdi bu olay şöyle oluyor. Taşınmanın ilk günü harala gürele büyük eşyalar kurulup ıvır zıvır içlerine rastgele tıkılıyor. sonra sen elzem olanları o gazla yerlerine yerleştiriyorsun. sonra açıktakileri görünce için kararıyor ancak yorulduğun için de gözünde büyüyor ve onları da bir yerlere tıkıyorsun. sonra bir yerlere tıkamadığın ama tıkılması gereken ıvır zıvırlar kalıyor ortalıkta. işte onlar öylece kalıyor:) sanki düzenliymişçesine üstüste koyup öylece bırakıyorsun. her yanından geçisinde sana selam duruyorlar ama sen görmezden geliyorsun. tamam aklımdasın diyorsun ama elini atmıyorsun. Şu anda evim aynen bu durumda:) el atmam ve düzenlemem gereken 2 oda var ama ben onlara sanki düzgünlermiş gibi davranıyorum. Dün akşam ayıp olmasın diye dvd ve cd lerimi dolaba tıktım. dizdim diyemeyeceğim çünkü herhangi bir sıralama gözetmedim:) sonra da sanki büyük bir iş yapmışım gibi kendime aferin diyip oturup tv izledim:) ha bir de buzdolabıma magnetlerimi dizdim. kırıkları tamir etmek üzere bir kenara ayırdım. yersen:) bir yandan da yapılması gereken bir sürü tadilat var evde. gevşemiş/kırılmış menteşeler ve kapak kulpları. o daha kapsamlı bir iş ama. alışveriş gerektiriyor:) ha bir de asıl perdeler var yaaa!!! mutfak ve bir odada perde yok. kabak gibi ortadayım resmen!!! ama o da alışveriş gerektiriyor:) istanbulda eve yerleşmem 4.5 yılımı almıştı. zaten o süre sonunda da taşınmıştım. sanırım burası da benzer olacak:)

16 Ekim 2014 Perşembe

ölmek de bir seçim olmalı...

Sabah sabah face'de gezerken bir arkadaşımın başka bir arkadaşının paylaştığı bir videoya yorum yaptığı bilgisi düştü news feed'ime. paylaşanın mesajı ilişti gözüme. "bu bir intihar mesajıdır..." tam es geçiyordum ki altındaki yorumlardan olayın gerçekten bir veda mesajı olduğunu anladım ve izledim. videonun sahibini tanımıyorum. ortak arkadaşlarımız var ama kendisi ile hiç karşılaşmadım sanırım. ama izledikçe ekranın karşısına çakıldım resmen. mesaj boyunca kafamda çocuğu bu noktaya neyin itmiş olabileceği dönüp durdu. ancak belki konuşması belki dinginliği yada kararlılığı... bişeyler çok etkiledi beni. bir yandan çok üzüldüm gencecik bir insanın böyle bir karar vermesine. geride kalanları düşündüm biraz. bir yandan mesajı alan yakınlarını düşündüm. ama çocuğu izledikçe saygı duydum, takdir ettim, etkilendim. öyle kararlı, öyle sakindi ki kıskandım. son derece ilham verici bir video olduğunu düşündüm o anda. bir insan hayata veda etmeye karar verirse işte bence aynen böyle gitmeli. acitasyonsuz, bilinçli... hele sonunda sevdiği bir parçayı çaldı ve karşısında şarabını yudumlayıp sigarasını içti. sanki birazdan kalkıp pijamalarını giyecekti. kararını nasıl gerçekleştirdi bilmiyorum ama "thats the way to go" dedim kendi kendime. şarabını yudumlayıp sevdiğin bir müzik eşliğinde. her kim idiysen huzur içinde uyu güzel adam.

14 Ekim 2014 Salı

taşındım bile...

Cumartesi nihayet taşındım. Taşınma işlemi tamam da yerleşme kısmı henüz bitmedi. ne zaman biter çok da emin değilim. salondaki ıvır zıvırı da dolaplara tıktım mı bir süre elimi sürmem yeminle:))) iyi mi ettim kötü mü bilmiyorum. öncelikle kirası daha fazla, işe daha uzak. ama buna rağmen işten dönünce eve girmeden yürüyerek balıkçıya gitmek yada makas almak için köşedeki hırdavatçıya inivermek hoşuma gitti. etrafta yok yok. her daim hareketli. gürültü yok mu, hem de bolcana. ama kendi düşen ağlamaz modunda sallamıyorum onu da. henüz şöyle yayılıp oturmadım evde. belki de asıl amacım oturamamaktı:) ama alarm haricinde tüm işlemler tamamlandı. internetim, telefonum, elektrik, su, digitürk... allah ne verdiyse hallettim:) ha maliyet olayına hiç girmiyorum, hepsi ayrı noktadan iliğimi kemiğimi sömürdü yeminle:( hele bir de dün salaklığımdan elimde metrelerce tlf kablosu olmasına rağmen yeniden kablo falan kestirdim tesisatçıya... vs... vs... neyse güle güle oturacağım inşallah... yani niyetim odur:)

10 Ekim 2014 Cuma

meğer...

Bugün liseden bir sınıf arkadaşımla buluştum. İçesim var selen dedi, tamam dedim:) ardından sohbete başladık ve konu babama geldi. Önce manyak mukaddesi anlattim sonra babamın ölümünü. Daha konu açılır açılmaz ağlamaya başladım herzamanki gibi ama ölümünü anlatırken hıçkırıklara boğulmayi ben de beklemiyordum. Artık alıştım kabullendim sanıyordum ama yaram hala çok derinmis meğer. Meğer dingin olmamın sebebi konuyu düşünmememmiş. Yine bir mekanda hönkürerek ağlarken bunu farketmem hiç hoş olmadı tabi. Sonra da herzaman oldugu gibi konu değişince kahkahalara büründük. Aha dedi etraftakiler, bunlar tam manyak:)))

18 Eylül 2014 Perşembe

24 saatte

evet 24 saatte, karar verdim ve ilk adımı attım... Ne zamandır şu evin yokuşundan nefret ediyordum malum. her geliş gidişimde söylene söylene, depresif modda.. bir süredir de bahçelinin ne kadar canlı olduğunu düşünüp iç çekiyordum. hatta ev bakıp bulamamıştım da... en son pazar günü nermin gelip de "ay sen bu evden taşınmalısın" dediğinde "evet yaaa gitmeliyim buralardan" dedim bir kez daha. salı günü kabus sunumu bitirip gönderince ve çarşamba güzel bir yemekten sonra outlook sisteminin çökmesini de bahane bilerek kendimi hürriyet emlak'a verdim. bahçeli tarafında kaç tane ev varsa hepsine tek tek baktım. 1-2 tane belledim hatta 1 tanesini bugün görmek üzere aradım. sonra bu sabah outlook arızası devam edince biraz daha bakayım dedim. sonra başka bir ev daha buldum. dün de görüp beğenmiş ama "bekara/öğrenciye hayır" görünce seçtiklerime eklememiştim. bugün tekrar bakarken tepem attı. aradım emlakçıyı, evi sordum. sonra bekara? dedim, yok kesinlikle aile istiyorlar deyince bende başladım söylenmeye "olur mu ama, yaşını başını almış insanım, kaç yıldır çalışıyorum, evlenmedim diye neden ayrıcalıklı tutuluyorum" falan diye saydım. çocuk birden "a siz kendinize mi bakıyordunuz, ben öğrenci sandım" falan diye değiştirdi, özür falan diledi valla haklısınız, olmaz mı vs. neyse ev sahibini aradı. ok demiş adam. sonra öğlen arasında gidip gördüm evi. yeri çok güzel ancak biraz ufak mı karanlık mı falan diye düşünürken... diğer yandan taşınmayı düşündüğümü her söylediğim insandan ayrı bir yorum geldi. her kafadan ayrı bir ses çıkmazsa olmaz malum. evet iyi fikirden, ne gerek var canıma, bahçeli kalabalık, bahçeli çok güzel, site olsun, uzak olsun olmasına... en son simayla da tartışıp "bir yokuş çıkamıyorsun diye ev mi taşınılır, zayıfla o zaman" noktasına geldiğimizde bende olay koptu... her konu kiloma gelmese olmaz zaten. "canım su istedi?" "evet, kilolular çok su içer, şekere sebep olur" "tv de .. filmi varmış" "tv izlemek tembel işi, kilo olunca insanın canı bişey yapmak istemez tabi" "havalar sıcak" "kilo daha çok hissettirir" vs vs... neyse "eee başlarım yaaa tutacam laaan, herkese inat tutacam" moduna girdiğim sırada nermin sağolsun evi gidip görmüş ve çok güzel dedi. ben de tamam o zaman, hadi bakalım dedim. yarın kontrat imlalayacağım. bu arada kendi ev sahibime haber verdim. çok hoşlanmadı durumdan. umarım bir sıkıntı çıkmaz. şimdi iş çok. evi topla, taşı, adres değiştir, tüm abonelikleri aktar vs vs... bir de bu arada tatile gidip gelicem. nasıl olacaksa artık:)

14 Eylül 2014 Pazar

Ne geceydi!!!!

Hayır canım, bu post aşk ve şehvet içermiyor:)))) Dün akşam Nermin Hanım'a sürpriz bir doğumgünü yemeği düzenlendi. Arcadium'un oradaki NewCastle'da eğlenceli bir yemek yedik. Saat 12'ye doğru Saltuk "hadi Manhattan'a gidelim" diye kıpırdanmaya başladı. Anonim çıkacakmış, uzun zamandır dinlememiştik. Önce yaa yorgunuz falan diye mırın kırın ettikten sonra "hadi lan gidelim" diyerekten Özlem, Saltuk, Esra, Nermin ve ben yola koyulduk. İlk Nermin ve ben vardık mekana, 10 dakika sonra da diğerleri geldi. Gayet güzel kapıda fıçıların arasında durup sohnet etmeye başladık. daha geleli 5 dakika falan olmamıştı ki karşımda ayakta dikilen Saltuk birden bire ağaç gibi geriye devrildi. Hayatımda bir insanın bu şekilde devrildiğini görmemiştim. Gerçi kaç kere bayılan insan gördün diyeceksiniz ama ne bileyim, insan olduğu yere yığılır sanırdım hep. Saltuk direk geriye devrildi. Tabi kafayı fıçıya ve sonra yere çarptı. Biran hepimiz neye uğradığımızı şaşırdık. Panik halinde bir kısmımız etrafını sararken bir kısmımız ambulans çağırma derdine düştü. İnanır mısınız telaştan telefonu çevirmeyi başaramadım. Önce ilk panikle 155'i aradım. sonra 112 arayacağım diye video call yapmaya çalıştım. 3 hamlede ulaştım adamlara. bu arada orada bulunan doktorlar hemen müdahale edip saltuk'un ayaklarını kaldırmışlar. Bir baktım gözünü açmış konuşuyor. Ama herkes başını çarptığı için tedirgin. Derken Saltuk biraz daha kendine geldi, baktık konuşuyor, aklı başında vs yavaşça kaldırdılar. Ambulans gelene kadar kenardaki banka oturttuk. Orada da bir ara gözü kararınca bir panik moduna daha giriyorduk ki ambulans yetişti. Hemen boynunu sabitlediler. Tansiyonu ölçüldü,düşükmüş. neyse aldılar saltuk'u bindirdiler ambulansa. onlar önde biz arkada güven hastanesinin aciline. Orada tahlil tetkik vs derken önemli bir sorun olmadığı, muhtemelen besin zehirlenmesi olduğu tespit edildi. Biz de tahlil tetkiklerin temiz çıkması üzerine rahatladık ve bu sefer olayın makara kısmına vurduk kendimizi. Önce hepimizin dikkatini olaya ilk müdahale eden doktor çekmiş. Hoş adamdı, küpeliydi. Başta hakikaten bizi ve saltuk'u çok rahatlattı. Ne şanslıyız, allahtan orada birileri vardı diye konuştuk. Ardından yine orada olan, kendi çapında müdahale etmeye çalışan ama muhtemelen alkollü olduğu için saçmalayan başka bir doktorla ilgili eğlendik. Biz saltuk'un başında sabit kalsın vs diye cahilce olmayan müdahale etmeye çalışırken amcam "öyle müdahale de etmemek lazım" diye nutuk çekmekte yada aklının yerinde olduğunu kontrol etmek için saçma sapan sorular sormaktaydı. onunla da bayağı eğlendik. ehehhe o da veterinermiş meğer vs diye espriler yaptık. Neyse saat 3 gibi artık hastamızın önemli bir sıkıntısı olmadığını tespit ederekten taburcu ettiler. önce tekrar manhattan'a gidip arabayı alıcaz ordan evlere dağılıcaz. ama esra rahat durmadı, gidip yakışıklı küpeli doktora haber verelim, merak etmiştir dedi. iyi hadi dedik bizde. özlem ve saltuk'u eve yollayıp biz manhattanda durduk. esra bir türlü dönmeyince de nermin ve ben de içeri gittik. bir baktık ki esra adamın telefonunu alıyor. sohbet ilerlemiş!!! tabi biz yokken çocuk içmiş bir miktar çenesi düşmüş. İşin daha komiği bu bizim kurtarıcı doktor aslında veterinermiş!!!! biz bunu duyunca bastık kahkahayı. biz asıl diğerinin öyle olduğunu düşündük vs diye. biraz orada sohbet ettik. adam alkollü kafayla bayağı bir anlattı da anlattı. sonra kendimize bira ısmarlattık bir de. ardından hadi bir de içeri girelim dedik. bu arada esra habire beni dürtüyor, gülümse adamla konuş vs diye. ben odun modunda adamı inceliyorum habire çünkü "lan bu adam doktorum diye müdahale etti, ya yanlış bişey yapsaydı" duygusunu atamıyorum. gerçi fizyoloji benzer ama ne bileyim. Neyse indik aşağıya, garibim bizim yanımızda dururken birilerine de el sallıyor falan. sanırım arkadaşları. sonra yanımıza bir kız geldi böyle nasıl bir kırıtma, çocuğu götürmeye çalıştı o da ayıp olur sen kal dedi sanırım ama cilveli bir nazla gitti hatun gene. bizimki de peşinden. bu sefer biz gene koptuk muahahaha lan 1. kız bizi kıskandı, 2. kız da pek ... idi şeklinde. neyse 3-5 dakika daha durup ayrıldık oradan. Tabi eve geldiğimizde 4:30 falandı sanırım. o adrenalinle yatamadım da. sürekli gözümün önünde saltuk'un düşüş anı:( İnsanın akllından neler geçiyor o anda. kısacık bir anda ne büyük korkular yokluyor. ben o kadar korktum özlem'i düşünemiyorum bile. allah beterinden saklasın. Çok ilginç bir tecrübe.