Sayfalar

5 Mart 2008 Çarşamba

Becerledim

Şu internet süper bişey yaa! Blogum aracılığıyla üstü kapalı yardım çağrısına ailemizin IT'cisi sevgili Urcun tee isviçrelerden cevap verdi, biricik uzmanımın eşi taze ev erkeği Onur kalkıp iş yerine kadar geldi ve sorunum çözüldü. Ben de artık dizilerimi indirip TV de seyredebiliyorum.
Sorun? Valla ne olduğunu hala bilmiyorum. Onur kullandığım programın kaydı bitirmediğini bildirdi. Urcun'un göstermiş olduğu süper basit program sayesinde sorun gözardı edilir konuma geldi. Mutluyuz, umutluyuz.
İkinize de binlerce teşekkür.
dip not: eğer önümüzdeki birkaç günde faili meçhul bir olaya kurban gidersem faili muhtemelen kendisi için yapmış olduğum betimlemeden dolayı Onur'dur:)

28 Şubat 2008 Perşembe

Ben mi beceriksizim nedir:(

Şu yaşıma geldim, bi de teknik şeylerden az çok anlarım diye geçiniyorum, bir türlü şu internetten indirdiğim dizileri dvd'ye kaydedip ağız tadıyla tv de izleyemedim. Benim sokaktan ne alıp taksan gösteren nadide dvd çalarım benim kopyaladığım dvd'lere gelince dut yemiş bülbüle dönüyor ve değil oynatmayı disc'i bile okumuyor. Millete şapır şupur bize yarabbi şükür! Kesin bişeyleri yanlış yapıyorum ama ne.
Halbuki ne hayaller kuruyordum. Bütün güzel dizilerimi indirip TV karşısına geçip güzeel güzel izleyecektim. ühühühühü!

21 Şubat 2008 Perşembe


Canım babacım, seni öyle çok özlüyorum ki...

19 Şubat 2008 Salı

Kaçamak

13 Şubat günü 13'ün adına yakışır bir uğursuzlukla geçti. Bitiriyoruz sandığımız bir işte olmadık terslik çıktı ve iş açısından hayatımın en gergin günlerinden biri olma özelliğine sahip oldu. Hani bu olay babamdan önce başıma gelse sanki dünya başıma yıkılır, kendimi kahrederdim. Şimdi hayata bakış açım değiştiği için daha az sarsıldım ama yine de çok gerildim.
Akşam saat 8 sularında kabusumuz bitme yoluna girdi. Eve gitmek istemedi canım. Daha doğrusu içmek istedim Baktım Gökben ve Ayşe'nin de günü pek parlak geçmemiş, hadi dedik. Önce Sela'yı denedik ama maç nedeniyle çok kalabalıktı. Biz de rotayı Peppermill'e çevirdik.
Hepimizde bira krizi oluşmuştu. Garsonun "güzel şaraplarımız var" yorumunu es geçerek biralarımızı ısmarladık.
Biralara gömüldükten sonra ufak bir masa donatma olayı yaptık:
2 saatin sonunda bilimum aburcuburla dolmuş, biralarla rahatlamış bir şekilde ayrıldık ordan. İyi geldi ne yalan diyim.

Yaşasın internet

Kaç gündür evde internet yok. Meğer ne çok alışmışım internet varlığına, elimin altında olmasına. Kaç gündür elim ayağım yok sanki. Şimdi 1-2 allem ettim de çalıştırdım:)

Taşındım... yani sanırım!

İlk plana göre cuma günü saat 9'da taşıma şirketi eve gelip eşyaları paketleyecek, cts de taşıyacaktı. Cuma sabahı işten izin alıp eve gittim. Sonra saat 9:30 sularında taşıma şirketi ile aramızda şöyle bir muhabbet geçti:
- Alo. Nerdesiniz? ... Nasıl yani?... Ne zaman dediniz?... Ben hatırlamıyorum... Hayır, ben de bunamadım... İyi!
Beyefendiler muhtemelen yoğun oldukları için benim paketleme işini de cts'ye bıraktılar. Ben de tıpış tıpış işe geldim.
Cumartesi saat 8'de evde işbaşı yapılmıştı. Bir yandan ev harıl harıl toplanıyor, diğer yandan "aman o eve gitcek, o depoya kalkcak" nidaları ile eşyaların gidecekleri yerlerin karışmasını engellemeye çalışıyorum.

Allahım ne zor şeymiş taşınmak! Güya koltuğum paketlenirken resim çekecektim, nasip olmadı:( Onun yerine yatak odasıyla yetindim.
Öğlen 1 sularında paketleme ancak bitti. İşin zor kısmı bitti derken asıl zor kısmın diğer eve sığmak olduğunu bilemezdim tabi. Ben depodan korkarken depoda küçücük bir yere sığdı tüm eşyam. Zaten hepi topu 1 oda eşya:) Ben aşağıda arabada bekleyip depo ile ilgilenirken taşıyıcılar "abla yukarısı felaket, heryer kutu" dediğinde sorunun boyutunu tasavvur edememiştim. Yukarı çıktığımda kolilerin üzerinden yanından hoplayarak geçmek durumunda kaldım.
Hani sorsanız, yani Emek evine baksanız taşınmışım da Ayrancı evine göre henüz herşey ayakta!
Meğer içinde zaten yaşanan bir eve taşınmak ne zormuş. İki dolap tek dolaba nasıl da zor tepiliyormuş! Her 2 gün de gece 10'a kadar çalıştıktan sonra ancak nefes alır hale geldik:)
Şimdi iki evi birleştirmenin avantajlarını yaşıyoruz. Mesela artık yatak odasında da TV var. Bu işe en çok Ege sevindi. İlla orda TV seyredecek. Giriveriyor akşamları yatağa, tabi TV de daima NBA!
Diyorum ki 2. DVD player'i da yatak odasına kuralım:P

10 Şubat 2008 Pazar

Geri sayım başladı

Geri sayım başladı ya bugün eve gelip ufak ufak eşyalarımı toplamaya başladım. Önce kıyafetleri ayırıp bavul ve hurçlara yerleştirdik sonra yatak yorgan benzerlerini. Çok bişeyi ellemek de istemiyorum adamlar gelince toplasın diye ama gözüm acaip korkmuş durumda. Şaka maka bisürü eşyam birikmiş, hangisi nere gitcek karar veremiyorum:(
Bir yandan da evimi özlemişim. Ayrılmak buruk geliyor. Şaka maka 2.5 sene. Gerçi son 6 aydır nerdeyse evde misafirim ama...
Temelli ayrılmadan veda gecesi olsun bari dedim ve bu gece evde kaldım. Gerçi ev bir nebze tam takır kuru bakır ama mentalite farklı:) Evle ve anılarla vedalaşmak.
Yalnız kalmaktan ürkerim sanıyorumdum ama öyle olmadı. Biraz buruk oturdum her zamanki gibi koltuğuma, bilgisayarım kucagimda, tv karşımda. Nette gez ve oyun oynamaya devam. Zaman nasıl geçti anlamadı. Şimdi de Anlat bakalım show izliyorum. Who's line is it anyway?'in türk versiyonu. Masterdayken amerikan versiyonunu büyük keyifle izlerdim. Bizimkilerin yaptığı da süper komik bir program olmuş valla. Saat sabahın 2'si oldu, yatamadım bir türlü.
Yatıp kalkınca da gün bitecek ve veda vakti gelecek ya... Küçüktü felandı ama alışmıştım be evime...
İnsanın hayatı nasıl da hızlı değişebiliyor. Ne olduğunu anlamadan bir de bakıyorsun ki bambaşka bir boyuta geçivermişsin...

8 Şubat 2008 Cuma

Terkedilmişim

Geçtiğimiz haftasonu Selim dağıtım öncesi izni için Ankara'daydı. Koşturmacası içerisinde bir şekilde denk getirip Pazar akşamı 8 sularında buluşmayı başardık. Ben zaten ablamlardayım, o da Tunalı civarında olunca D&R'da buluştuk.
Komik ama askerlik yaramış. Biraz kilo vermiş, pek bi yakışıklı olmuş. Saçlar da beklediğim kadar kötü değildi. Neyse alacağı dergileri aldıktan sonra ordaki Gloria'ya oturduk. Hem de tam kapı ağzına, pencere kenarına. Sonra bana anlat bakalım dedi. Normalde konuşmayı reddeden ben başladım konuşmaya ve ağlamaya. Anlattım da ağladım, ağladım da anlattım. Masada peçeteler yığıldıkça yığıldı. Bu arada içeriye bilimum insan girip çıkıyor. Umurumda değil:) Sonra saat 9'u geçerken Burak geldi. Kurbağaya dönmüş gözlerimle kendisini karşılarken olaya noktayı koydum "Buraak, Selim beni terketti!":)))

Tüküren kurbağa ve mücevherler

Yaklaşık bir aydır maailecek yeni bir hobi geliştirdik. Sapık gibi oyun oynuyoruz. Özellikle Murat gitmeden önce hepimiz bir bilgisayar başına oturup facebook üzerinden "bejeweled" oynamaya sarmıştık. Yemek biter, herkes odaya gelir ve bilgisayarlar açılır. Sonra TV ve oyun kombinesi devam eder. Insanin düşünmesini engellediği için bayağı iyi bir beyin boşaltma aracı.
Sonra olayı biraz daha geliştirdik ve oyunları indirip yükledik. Bir de Derya sayesinde tüküren kurbağayı (zuma) keşfettim. Akşam oynamadığım zaman nasıl zaman geçireceğimi bilemiyorum:) Yatınca da gözümün önünden toplar ve taşlar geçiyor gerçi ama başka düşüncelerle boğuşmaktan iyidir.

25 Ocak 2008 Cuma

Eski uzmanları ne yaparlar?

Çarşamba günü bir arkadaşımız beraber çalıştığı hollandalı danışman ile Hazineye geldiklerinde taziye ile karışık ziyaret amaçlı bize de uğradı. Danışman dediysem öyle kelli felli falan diil. süper yakışıklı. Odada değişik çap ve ebatlarda muhabbet döndü. Bir noktada Hazineye gelen her yabancı gibi adamcağız da ingilizcemizin akıcılığından dem vurdu (kendisi ulaştırma bakanlığına danışmanlık yapıyormuş da), klasik cevabı alıp oturunca bu kez yaş ortalamasına değindi. Bakanlık çalışanları daha yaşlıymış. Ben de "her sene yeni uzman alıyorlar" falan dedim. "the old ones..." dedikten sonra düşündüm, etrafta yaşlı pek kimse yok, nerdeler diye düşündüm, bilemedim ve gülerek "we demolish them" dedim. hepimiz dehşet içinde bastık kahkahayı:)))
Nasrettin Hoca geldi aklıma. Eskiyen ayları ne yapıyorlar? kırpıp kırpıp yıldız yapıyorlar:)

Maskaralık diz boyu

Moralim bozuk ya, sağolsun bizimkiler beni eğlendirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yaratıcılık ise pek sınır tanımıyor. Nasıl mı?
Hafta başında Gökçe'nin almış olduğu bilimum aromalı nescafe çeşitlerini öyle bir ballandırdılar ki ben de denemek istedim. Fındık ve irish cream. Fındık istemem diyerek diğerine sulandım. Kendime güzel bir kupa hazırladım, masaya koydum. Sonra nasıl becerdim bilmiyorum ama kupayı olduğu gibi klavyemin üzerine boca etmeyi başardım. Klavye bir göl edası ile salınırken ben hasarsız bir şekilde yerimden fırlamayı başardım. Bilge hemen yardımıma koştu, önce klavyeyi boşalttık, sonra masayı temizledik vs.
Ertesi gün işe geldiğimde klavyemin bana bir sürprizi oldu. Önce Ctrl tuşu yerinden oynamamakta ısrar etti ama benim karşı konulmaz gücüm karşısında pes etti. Sonra baktım klavye bağımsızlığını ilan etmiş. Ben backspace tuşuna basıyorum o 54 yazıyor. Spacebar /enter görevi görüyor, alt ok end, üst ok 4 satır aşağı in gibi komutlar veriyor.
Ben de bu zorluklara rağmen azimle ITcilere talep atıp derdimi anlattabildim. Gönderin dediler, baktılar, dediler ki umut yok size yenisini yolluyoruz. Yeni dediysem klavye yeni değil, sadece benimkinin yerine başka bir tane gönderiliyor manasında yeni. Yoksa gelen klavye muhtemelen bir odanın köşesinde terkedilmiş, içinde dönem dönem kımıl zararlıları barındırmış, üzerinde poğaca ve simit yenmiş, gri gölgeli krem rengi bir klavye. Biz kendisini görünce yine Bilge ile kolları sıvayıp 1 saat içerisinde kendisine yeni bir kimlik kazandırdık. Geçmişin kötü anılarını ne kadar temizledik bilmiyorum ama nispeten temiz bir başlangıç yaptık diyebilirim.
Sonra, olaydan 1-2 gün sonra bir sabah masamda otururken gözüm kupama ilişti.
(DİKKAT!: Klavyeye dökülebilir.)
Gülerek içeri gittim. Meğersem bizim muzur Hülya sabah uğraşıp durmuş, benim de ne zaman farkedeceğimi merakla beklerlermiş. Neyse güldük vs, ben masama döndüm. Yarım saat sonra bir yazı yazmak için klavyeme yöneldim ki:
(DİKKAT!: Kahve dökülürse çalışmayabilir)
bunu da görünce bastım kahkahayı.
Aslında ben anlayayım diye ingilizce yazacaklarmış ama...

13 Ocak 2008 Pazar

Güncelleme

Ne ilginçtir ki bloga yazmam gerek gibi geliyor. Ama içimden yazmak gelmiyor. Tabi bunda herşeyin boş ve anlamsız gelmesinin de payı büyük.
Perşembe günü işe başladım. Bedenen mesaideyim ama ruhumla bedenim henüz buluşamadılar.
Hala ablamlarda kalıyorum. Eve gidip tek başıma kalma fikri çok ürkütücü geliyor. Eskiden cazip olan bişeyin insanı bu kadar ürkütmesi ne kadar ilginç aslında. Eve dönmek sanki kabullenmekmiş gibime de geliyor olabilir, bilmiyorum.
Cuma günü puzzle aldım. Haftasonu meşgalesi olur, kafam boşalır diye. 1000 parça, La Palette diye bir resim. Cuma akşam başladık, cumartesi gecesi bitmişti. Kolaymış.

31 Aralık 2007 Pazartesi

:(

27 Aralık 2007 Perşembe günü babamı son yolculuğuna uğurladık...
Fazlasını yazmak ne elimden ne içimden gelmiyor:(
çok zor...

26 Aralık 2007 Çarşamba

Kedi

Sabahtan beri odada kedi gibi mayıştım resmen. Güneş tam kapasite dışarıda parlıyor, aynen masamda ışıyor, ben de pencere kenarında olduğumdandır ki soba kenarındaki kedi gibi mayıştıkça mayışıyorum. Gözlerimi açabilsem kahve içicem:P
Neyse anlaşmayı bitirdim. Anladım mı? emin değilim:P

Vur deyince...

Babam uyuyamıyor ya, dün akşam bir fili bile uyutacak kadar ilaç almış! sonuç: gözünü açamıyor:) Şöyle ki;
Uyuyamadığı için xanax yazdırmıştık. Önceki akşam yarım tablet alıp yatmıştı. Uyuyamayınca diğer yarısını da almış ama yine uyuyamamış. Öyle olunca dün gece tam tablet içti. Sonra bizim akıllı gece 3-4 sularında bir tane de tylenol pm içmiş. O da uyku verir. İkisi birden adamcağızı nakavt etmiş. Sabah beri gözünü açamıyor. Bu sefer de aşırı doz olacak diye korkuyoruz valla!