Tütün şirketleri 6 puan artan ÖTV den dolayı 7 lira olan sigarayı 9 liraya çıkarmasına rağmen sigara başına vergiden arta kalan tutardan 11 kuruş yani ortalama %7 zarar ediyordu. (7 TL'den geri kalan 1, 52 TL idi, 9'dan geriye kalan 1,42 TL.) Bugün ise ÖTV 4 puan aşağıya revize edildi. şirketler hemen reaksiyon verdi ve sigara fiyatlarını 1 TL aşağı çekti. Yani 7'den 9 TL'ye çıkan paket fiyatı 8 TL'ye düştü. Bu durumda ise birden vergiden arta kalan tutar 1.58 TL oldu. Birden bire 10 kuruş zarardan 6 kuruş artıya geçildi. tabi bunlar birebir rakamlar değil, bunlardan zibilyon tane ödeme yapılıyor (yok bakkal payı, üretim masrafı, dağıtım masrafı vs vs) ve artan kaçak sigara da cabası. hacim düşüyor gelir gene aynı veya daha düşük kalıyor vs.
ancak demek istediğim durumu genele vurursak bir gün karalar bağlarken ertesi gün bir fırsat kapısı açılabiliyor. bunu yakinen gözlemlediğim bir örnekle anlatmaya çalıştım... belki gerçek uygulamada yanlış bir örnek ama kağıt üzerinde doğru.
keser döner sap döner, gün olur hesap döner:))))
26 Ekim 2011 Çarşamba
25 Ekim 2011 Salı
deprem sebebiyle...
bi yoruldum ki bugün... ama tatlı bir huzur var içimde, hiç şikayet etmiyorum.
bu sabah işyerinde yardım malzemesi topladık. dünden duyuru yapmıştık, herkesin getirdiklerini yığdık giriş katına, 3 saat kadar süreyle onları tasnif ettik, koliledik, bantladık vs. su içinde kaldım resmen. ama sonuca değdi. altmış küsür koli hazırladık. ne yalan söyliyim bu kadar malzeme gelmesini beklemiyordum. görünce pek sevindim, her gelen paketle daha bir neşelendik... kendimizi işe yaramış hissettim:) koliler yükseldikçe oradaki herkesin yüzünde bir gurur ifadesi oluşmaya başladı.
kolileri şişli belediyesinin tırlarına gönderdik. normalde herkes göndermek istediklerini bırakıyor, orada gönüllüler paketliyormuş. biz bu işi bir de burdan yapınca iş daha kolay oldu. direk tıra yüklendiğini varsayıyorum çünkü araçta yer olmadığından ben gidemedim.
garip bişey bu birlik ruhu... ben olayı geç farkettim ama twitter resmen telsiz görevi görüyor kaç gündür. nerde neye ihtiyaç var, tweetliyor birileri, hoop yayılıyor bir anda, bir bakıyorsunuz çare bulunmuş, talepler sağlanmış.
dün akşam kadıköy belediyesinde paketleyecek insan lazım demiş birileri, 1 saat sonra "yeterince insan geldi, artık gelmeyin" okudum. ardından koli talepleri gelmeye başladı. beni ağlatan tweet sokakta gazete vs toplayan çocukların sağlam kolileri belediyeye götürdüğü yönündeki tweet oldu.
en başarılı gözlemse 99 depreminde sosyal medya bu kadar aktif olmuş olsaydı, o gün ölenlerin bir çoğu şu anda tweet atıyor olacaktı yorumuydu... insan hak vermeden edemiyor. ama 99 da ne Facebook vardı ne de tweeter...
bu sabah işyerinde yardım malzemesi topladık. dünden duyuru yapmıştık, herkesin getirdiklerini yığdık giriş katına, 3 saat kadar süreyle onları tasnif ettik, koliledik, bantladık vs. su içinde kaldım resmen. ama sonuca değdi. altmış küsür koli hazırladık. ne yalan söyliyim bu kadar malzeme gelmesini beklemiyordum. görünce pek sevindim, her gelen paketle daha bir neşelendik... kendimizi işe yaramış hissettim:) koliler yükseldikçe oradaki herkesin yüzünde bir gurur ifadesi oluşmaya başladı.
kolileri şişli belediyesinin tırlarına gönderdik. normalde herkes göndermek istediklerini bırakıyor, orada gönüllüler paketliyormuş. biz bu işi bir de burdan yapınca iş daha kolay oldu. direk tıra yüklendiğini varsayıyorum çünkü araçta yer olmadığından ben gidemedim.
garip bişey bu birlik ruhu... ben olayı geç farkettim ama twitter resmen telsiz görevi görüyor kaç gündür. nerde neye ihtiyaç var, tweetliyor birileri, hoop yayılıyor bir anda, bir bakıyorsunuz çare bulunmuş, talepler sağlanmış.
dün akşam kadıköy belediyesinde paketleyecek insan lazım demiş birileri, 1 saat sonra "yeterince insan geldi, artık gelmeyin" okudum. ardından koli talepleri gelmeye başladı. beni ağlatan tweet sokakta gazete vs toplayan çocukların sağlam kolileri belediyeye götürdüğü yönündeki tweet oldu.
en başarılı gözlemse 99 depreminde sosyal medya bu kadar aktif olmuş olsaydı, o gün ölenlerin bir çoğu şu anda tweet atıyor olacaktı yorumuydu... insan hak vermeden edemiyor. ama 99 da ne Facebook vardı ne de tweeter...
24 Ekim 2011 Pazartesi
Selen bacı, deprem vs...
Haftasonu Ankara seyahatini iptal edip ablama taşınmasında yardımcı olmaya çalıştım. Cumartesi pazar paso eşya yerleştirdik. kolilerden eşyaları tek tek çıkar, ayıkla, nereye koyacağına karar ver, onları yerleştir... hele bir de simay bir titiz ki, her şey düzenli yerleşmeli. dolayısıyla bazı raflar en baştan yeniden yerleşiyor. en sonunda dayanamayıp isyan ettim. sen böyle her rafı 10 kere yeniden düzeltirsen bitmez tabi diye. (bitmiyor diye morali çok bozulmuştu da). neyse sonuçta ev bayağı adam oldu. en azından artık içinde yaşanır durumda. bir tek benim yatak iptal. evde daha vestiyer olmadığı için benim yatağın üzeri ayakkabı dolu:))))
bu arada 2 gün boyunca kıyafet ve eşya vs ayıkladık. çuval çuval kıyafeti (giyilmeyen kazaklar, egenin küçülenleri vs) eve yardıma gelen kişilere verdik. onlar kendilerine uygun olanları alsın, kalanını köye vs götürsün diye. sonra dün deprem oldu... tv kapalı, biz hummalı çalışma modunda olunca depremi ancak akşam öğrendik. hatta ben yurtdışından gelen "Türkiyede büyük deprem olmuş, iyi misin?" mesajlarından öğrendim.. sonra ilk aklıma gelen "ulan o kadar eşya verdik, ne çok işlerine yarardı" oldu. egenin zibil gibi kıyafeti vardı, sapa sağlam montlar vs... o kadar üzüldüm ki... kendimizi gene ihtiyacı olanlara verdik gibi teselli etmeye çalışıyorum ama kıyas götürmeyeceği kesin...
...
bu arada tabi 2 gündür twitter vs den de uzağım. deprem üzerine yazılan saçma yorumlardan bugün haberim oldu. okurken donakaldım. insanlık bitmiş bu ülkede... ve artık insanlar "biz ve onlar" olmuş... umut kalmamış artık... söz bitmiş, insanlık bitmiş, umut bitmiş... yazık... çok yazık...
bu arada 2 gün boyunca kıyafet ve eşya vs ayıkladık. çuval çuval kıyafeti (giyilmeyen kazaklar, egenin küçülenleri vs) eve yardıma gelen kişilere verdik. onlar kendilerine uygun olanları alsın, kalanını köye vs götürsün diye. sonra dün deprem oldu... tv kapalı, biz hummalı çalışma modunda olunca depremi ancak akşam öğrendik. hatta ben yurtdışından gelen "Türkiyede büyük deprem olmuş, iyi misin?" mesajlarından öğrendim.. sonra ilk aklıma gelen "ulan o kadar eşya verdik, ne çok işlerine yarardı" oldu. egenin zibil gibi kıyafeti vardı, sapa sağlam montlar vs... o kadar üzüldüm ki... kendimizi gene ihtiyacı olanlara verdik gibi teselli etmeye çalışıyorum ama kıyas götürmeyeceği kesin...
...
bu arada tabi 2 gündür twitter vs den de uzağım. deprem üzerine yazılan saçma yorumlardan bugün haberim oldu. okurken donakaldım. insanlık bitmiş bu ülkede... ve artık insanlar "biz ve onlar" olmuş... umut kalmamış artık... söz bitmiş, insanlık bitmiş, umut bitmiş... yazık... çok yazık...
21 Ekim 2011 Cuma
Uykuuuu... biraz uykuuuu....
bu başlıkla yazdığım kimbilir kaçıncı yazı bu... ama öyle işte. ben hep uykusuzum.
en son dün akşam iş çıkışı ablamlara gidip evi yerleştirmesine biraz yardım etmeye çalıştım. ordan çıktığımızda saat 10 falandı, eve gelmemiz 11'i buldu. cok uykum olmasına rağmen kaçırmış ama kaydetmiş olduğum fatmagül'ü izlemeye başladım. bitmesi yarımı buldu. bir yandan gözlerim kapanıyor ama diğer yandan uyuyasım gelmiyor. şuydu buydu derken yatışım 1'i geçti.
e gece öyle yatınca sabah da öyle uyanamadım. 7:40 mıydı neydi ancak kalktım yataktan. (geç dediğim saate bakın!!! ben bu hallere düşecek insan mıydım:( ). şansıma bugün trafik çok kötü değildi. murphy'nin de herzamanki gibi yanımda olmasına rağmen (daimi yanlış şerit seçimi) 1 saatten kısa bir sürede işe ulaştım.
geldim masama oturdum ama ruh gibiyim. derken benim direktör ve kıl lavuk sigaray inerken genel müdür odasından çıkıp "hi lavuk" (gerçekten lavuk demedi tabi ama ben öyle hissettim) ve bişey daha dedi. birkaç saniye ne dediğini anlamadığım için tepkisiz şekilde oturmaya devam ettim. ama bu arada boş boş da önüme bakıyorum. derken o anlamadığım kelimeler beynimin içinde dönerken "hi selen" olduğunu farkedip "ah sorry, morning" falan dedim. benim boş bakışlarımdan hala uyanamadığımı anlamış olacak ki gülerek "sabah uyanmak zor oluyor, sen karşıdan mı geliyordun" falan dedi. allahtan esprili bir modda gülerek geçiştirdim durumu:)))
bi uykum var ki....
en son dün akşam iş çıkışı ablamlara gidip evi yerleştirmesine biraz yardım etmeye çalıştım. ordan çıktığımızda saat 10 falandı, eve gelmemiz 11'i buldu. cok uykum olmasına rağmen kaçırmış ama kaydetmiş olduğum fatmagül'ü izlemeye başladım. bitmesi yarımı buldu. bir yandan gözlerim kapanıyor ama diğer yandan uyuyasım gelmiyor. şuydu buydu derken yatışım 1'i geçti.
e gece öyle yatınca sabah da öyle uyanamadım. 7:40 mıydı neydi ancak kalktım yataktan. (geç dediğim saate bakın!!! ben bu hallere düşecek insan mıydım:( ). şansıma bugün trafik çok kötü değildi. murphy'nin de herzamanki gibi yanımda olmasına rağmen (daimi yanlış şerit seçimi) 1 saatten kısa bir sürede işe ulaştım.
geldim masama oturdum ama ruh gibiyim. derken benim direktör ve kıl lavuk sigaray inerken genel müdür odasından çıkıp "hi lavuk" (gerçekten lavuk demedi tabi ama ben öyle hissettim) ve bişey daha dedi. birkaç saniye ne dediğini anlamadığım için tepkisiz şekilde oturmaya devam ettim. ama bu arada boş boş da önüme bakıyorum. derken o anlamadığım kelimeler beynimin içinde dönerken "hi selen" olduğunu farkedip "ah sorry, morning" falan dedim. benim boş bakışlarımdan hala uyanamadığımı anlamış olacak ki gülerek "sabah uyanmak zor oluyor, sen karşıdan mı geliyordun" falan dedi. allahtan esprili bir modda gülerek geçiştirdim durumu:)))
bi uykum var ki....
18 Ekim 2011 Salı
Sabah eğlencesi
Sabahları ve akşamları yolda iken alem FM de Nihat Sırdar dinlemeye başladım. çok eskiden enişte dinlerdi, sonra ablam alıştı. ben başlarda aşağılardım ama dinledikçe adama bayılmaya başladım.
adam hem güldürüyor hem de gayet güzel bir şekilde sesini duyuruyor. muhalefet olarak gayet cesur. sesini yükseltmeye çekinmiyor. ve fil gibi hafızası var. gayet dolu bir tip.
neyse şimdi yazmamım sebebi ise son zamanlarda taktığı ve ısrarla her gün çaldığı 2 parça. biri çelik'ten "cici kız" diğeri de son günlerde başlayan hakan pekerden "hey corç versene borç". üstelik bu şarkıları çalarken saçma nakaratları üzerine gayet vurgu yapıyor ve "işte bütün gün dilinize dolanacak olan şarkı" veya "hiç beklemediğiniz anda işte bunu mırıldanacaksınız" şeklinde sadistçe bir zevkle çalıyor.
bunu şimdi neden mi yazdım? az önce kendimi "sayın baaay, biraz öne kaaay, vay canına vaaay" derken buldum da ö yüzden:(((
ps: bir sefer de gecenin 4:30unda uyandığımda "ah cici kııız, cicili bicili giyinip dee kendiniiii bişey mi sandın" derken bulmuştum:)))
adam hem güldürüyor hem de gayet güzel bir şekilde sesini duyuruyor. muhalefet olarak gayet cesur. sesini yükseltmeye çekinmiyor. ve fil gibi hafızası var. gayet dolu bir tip.
neyse şimdi yazmamım sebebi ise son zamanlarda taktığı ve ısrarla her gün çaldığı 2 parça. biri çelik'ten "cici kız" diğeri de son günlerde başlayan hakan pekerden "hey corç versene borç". üstelik bu şarkıları çalarken saçma nakaratları üzerine gayet vurgu yapıyor ve "işte bütün gün dilinize dolanacak olan şarkı" veya "hiç beklemediğiniz anda işte bunu mırıldanacaksınız" şeklinde sadistçe bir zevkle çalıyor.
bunu şimdi neden mi yazdım? az önce kendimi "sayın baaay, biraz öne kaaay, vay canına vaaay" derken buldum da ö yüzden:(((
ps: bir sefer de gecenin 4:30unda uyandığımda "ah cici kııız, cicili bicili giyinip dee kendiniiii bişey mi sandın" derken bulmuştum:)))
kuddusi???
Galiba kuddusi kuddusi değil. dün akşam yem verdim bebelere, kuddusi olduğunu varsaydığım velet yemleri öyle bir yedi ki, normalde tepesine binip hepsini yiyen hüsam ancak kenarda bakabildi... sanırım karıştırdım ben bu hayvanı:(
Daha öğrenecek çok şeyim varmış...
hatırlarsınız benim işyerinde şu şaka olayından tescilli bir arki vardı. bizim durum aynen devam ediyor. birbirimizi görmezden geliyoruz. yalnız öyle bir adam ki hayretler içerisinde takip ediyorum kendisini. (bu arada iş konusunda bana vermesi gereken bilgileri de başkasına veriyor... bir insan ancak bu kadar az gelişmiş, ham olur...)
mesela adam direktörün dibinden ayrılmadı geldi geleli. önce sigaraya birlikte inmelerle başladı olay, ardından öğle yemekleri, öğle yürüyüşleri vs derken şimdi direktörümüz sağolsun adamı sağ kolu gibi görmeye başladı. her konu elinden geçiyor ne hikmetse. işin daha ilginci, arkadaş birlikte çalıştığı diğerlerini ince ince ispilemekle ve kötülemekle de meşgul. saman altından işliyor resmen. ben de hayretle izliyorum.
adam öyle bilinçli götürüyor ki olayı, en basit örneği veriyorum: birkaç hafta önce burdan güya muhabbetinin nispeten iyi olduğu bir arkadaş "hadi yemeğe inelim" dedi. bundan çıt yok. kız hadi hadi diye ısrar ediyor ama adam ne evet diyor, ne hayır diyor. gık yok. yorum yapmıyor. oralı olmuyor. nihayetinde başka biri (ispilenen arkadaş) ısrarlara dayanamayıp yemeğe iniyor. 3 dakika sonra bizim direktör geliyor ve bu arkadaş hemen onunla yemeğe iniyor!!! adam beklediğini bile söylemiyor. öyle söylerse hepsi birlikte bekler, birlikte yemeğe inme durumları olur!
sonuç olarak öğrenmenin yaşı yokmuş.. insanlar acaip fırsatçı, içten pazarlıkçı ve planlı oluyormuş... hayretlerle izliyorum.
mesela adam direktörün dibinden ayrılmadı geldi geleli. önce sigaraya birlikte inmelerle başladı olay, ardından öğle yemekleri, öğle yürüyüşleri vs derken şimdi direktörümüz sağolsun adamı sağ kolu gibi görmeye başladı. her konu elinden geçiyor ne hikmetse. işin daha ilginci, arkadaş birlikte çalıştığı diğerlerini ince ince ispilemekle ve kötülemekle de meşgul. saman altından işliyor resmen. ben de hayretle izliyorum.
adam öyle bilinçli götürüyor ki olayı, en basit örneği veriyorum: birkaç hafta önce burdan güya muhabbetinin nispeten iyi olduğu bir arkadaş "hadi yemeğe inelim" dedi. bundan çıt yok. kız hadi hadi diye ısrar ediyor ama adam ne evet diyor, ne hayır diyor. gık yok. yorum yapmıyor. oralı olmuyor. nihayetinde başka biri (ispilenen arkadaş) ısrarlara dayanamayıp yemeğe iniyor. 3 dakika sonra bizim direktör geliyor ve bu arkadaş hemen onunla yemeğe iniyor!!! adam beklediğini bile söylemiyor. öyle söylerse hepsi birlikte bekler, birlikte yemeğe inme durumları olur!
sonuç olarak öğrenmenin yaşı yokmuş.. insanlar acaip fırsatçı, içten pazarlıkçı ve planlı oluyormuş... hayretlerle izliyorum.
16 Ekim 2011 Pazar
Hüsam ve kuddusi eve döndü.
artık havalar soğudu malum. ben bile palto giymeye başlayınca hüsamla kuddusinin de eve dönüş vakti geldi. bugün nihayet gidip kendilerini o soğuk ortamdan kurtardım. da... kuddusinin kuddusi olduğundan emin değilim. malum ortamda 6 kapluş var. hadi hüsam tek, kuddusiye benzeyen 1 tane daha vardı, hatırladığım kadarıyla olanı alıp geldim. artık talihi mi, yoksa talihsizliği mi bilemem...
15 Ekim 2011 Cumartesi
geçmiş ayın özeti
sessiz kaldım bir süredir çünkü içimden yazmak gelmedi. ya da gelse bile uygun ortam olmadı. nasıl bir dönem olduğunu sorarsanız son derece mutsuz, depresif bir dönemdi.
sağlık problemleri yaşadım. ufak şeyler ama uğraştırdı işte. sonra bir yandan fizik tedavi devam. iş ayrı stres. işimden nefret ettim, çalıştığım kızın saçını başını yolmak istediğim dönemler oldu. raporladığım şahısla sıkıntılarım oldu, olmaya devam ediyor. kelimenin tam anlamıyla "hoca bana taktı". adam her yaptığımı eleştirip bana laf sokacak fırsat arıyor. haklı haksız bu modda ilerliyor. ben zaten işi sevmiyorum. neyse sonuç olarak konuştuk anlaştık kasım sonu işten ayrılıyorum. bu karar hem cok moralimi bozdu hem de beni biraz rahatlattı. en azından artık hiçbirini ve hiçbişeyi takmıyorum.
bir yandan iş aramaya başladım ama henüz çok umutlu değilim. ortamda pek bir şey yok gibi. ancak hergün işe gidip saat saymaktansa ve en alakasız şeylerden bana laf sokmaya çalışan birileri ile iletişim kurmaya çalışmaktansa evde oturmayı tercih edebilirim yani.
falan filan işte...
sonuçta zaman öyle ya da böyle geçiyor.
sağlık problemleri yaşadım. ufak şeyler ama uğraştırdı işte. sonra bir yandan fizik tedavi devam. iş ayrı stres. işimden nefret ettim, çalıştığım kızın saçını başını yolmak istediğim dönemler oldu. raporladığım şahısla sıkıntılarım oldu, olmaya devam ediyor. kelimenin tam anlamıyla "hoca bana taktı". adam her yaptığımı eleştirip bana laf sokacak fırsat arıyor. haklı haksız bu modda ilerliyor. ben zaten işi sevmiyorum. neyse sonuç olarak konuştuk anlaştık kasım sonu işten ayrılıyorum. bu karar hem cok moralimi bozdu hem de beni biraz rahatlattı. en azından artık hiçbirini ve hiçbişeyi takmıyorum.
bir yandan iş aramaya başladım ama henüz çok umutlu değilim. ortamda pek bir şey yok gibi. ancak hergün işe gidip saat saymaktansa ve en alakasız şeylerden bana laf sokmaya çalışan birileri ile iletişim kurmaya çalışmaktansa evde oturmayı tercih edebilirim yani.
falan filan işte...
sonuçta zaman öyle ya da böyle geçiyor.
sonunda döndüm
bu kadar aradan sonra beni bloguma döndürecek şeyin Kerem Gönlüm olacağını söyleseler bir tarafımla gülerdim sanırım. ama öyle oldu, ya da zamanlaması süperdi bilmiyorum.
bugün yine ayak sürüyerekten fizik tedaviye gittim. 2 haftadır bir şekilde sallıyordum iyi oluyordu. ancak daha fazla sallayamadım. neyse bilimum aletten sonra leg extension denen bir tanesinde yüzüstü yatıp hemstring'imi çalıştırırken (ba ba ba, nasıl da kelimeler öğrenmişim) bir yandan da homurdanıyordum. neyse sonuçta yettiğine karar verip sekiz olmuş bir şekilde yattığım yerden kalktım. kafayı bir kaldırdım ki - ta taaam. ana adam tam karşımda yürüme bandında minik minik adımlar atıyor. bir an gözlerim pörtledi ama cool'um ya, hiç bozuntuya vermeden bir sonraki aletime geçtim. bir yandan da içimden 'lan lan kerem gönlüm' modunda kendi kendime mırıldanırken diğer yandan gayet sıradan bir şey modunda ftrcimle konuşuyorum. ama nasıl konuşasım da var... yine de hevesimi bastırdım ve ilgilenmedim olayla. sonra bizimkilere sordum, o da çapraz bağlarını koparmış. üzüldüm lan, yazık. neyse çıkarken artık "geçmiş olsun, kolay gelsin" diyerek çıktım salondan. içimden de "lan bu adam burdaysa hergün gelirim ben" modundaydım:)))
bugün yine ayak sürüyerekten fizik tedaviye gittim. 2 haftadır bir şekilde sallıyordum iyi oluyordu. ancak daha fazla sallayamadım. neyse bilimum aletten sonra leg extension denen bir tanesinde yüzüstü yatıp hemstring'imi çalıştırırken (ba ba ba, nasıl da kelimeler öğrenmişim) bir yandan da homurdanıyordum. neyse sonuçta yettiğine karar verip sekiz olmuş bir şekilde yattığım yerden kalktım. kafayı bir kaldırdım ki - ta taaam. ana adam tam karşımda yürüme bandında minik minik adımlar atıyor. bir an gözlerim pörtledi ama cool'um ya, hiç bozuntuya vermeden bir sonraki aletime geçtim. bir yandan da içimden 'lan lan kerem gönlüm' modunda kendi kendime mırıldanırken diğer yandan gayet sıradan bir şey modunda ftrcimle konuşuyorum. ama nasıl konuşasım da var... yine de hevesimi bastırdım ve ilgilenmedim olayla. sonra bizimkilere sordum, o da çapraz bağlarını koparmış. üzüldüm lan, yazık. neyse çıkarken artık "geçmiş olsun, kolay gelsin" diyerek çıktım salondan. içimden de "lan bu adam burdaysa hergün gelirim ben" modundaydım:)))
9 Eylül 2011 Cuma
ondan bundan
Bugün gene feci yazasım geldi. aslında aklımda öyle yazacak belirgin bişey yok. ama sadece yazmak istiyorum... yazmak... yazmak... yazmak....
Akşam Ankara yolcusuyum. Kaç aydır ilk kez gidiyorum. Bir nebze özlem ve heyecan var içimde. Eski sevgiliyi yeniden görmek gibi bişey. Bakalım neler değişmiş Ankara'mda.
Aaaa nasıl unuturum. Büyük haber var aslında.
Dün arabamı sattım. Hala dank etmiş değil aslında. Biraz da ucuza gitti ama oldu bitti işte. Diyorum ya henüz dank etmedi. Kaç aydır şirket arabasını kullandığımdan olsa gerek, farkına varamadım olayın. Ama işte dün birileri aradı, geldi. Onlar da Ankara'lı imiş. Alıp döndüler. içinden oyuncaklarımı ancak aldım. hatta minik kaplumbağamı da unutmuşum. hatta şimdi aklıma geldi. Kaplumbağalı anahtarlığımı da unutmuşum. Ayy birden çok içime urdu. Minik kaplumbağam böyle yolda giderken kafasını salllardı sallantıyla birlikte, ühühühühü.... neyse yarın ararım alan çocuğu. bakarsın duruyordur da bana ulaştırabilir...
İşte artık arabasızım. Yani bir araba var hayatımda ama benimki değil. Oy oy kıyamam... neyse....
Onun dışında... haftabaşı nihayet tahlillerimi yaptırıp endokrincime gidebildim. ve aynen bu satırı yazarken de yazdığı ilacı almadığımı anımsadım. üstelik reçeteyi de evde unuttum iyi mi:))) demirim yerlerde sürünüyormuş. kendimi bu kadar yorgun hissetmem de bundanmış. 3 gündür demir içmiş olmam gerekiyordu aslında. haftasonu da olamayacağına göre, haftaya işşallah.
ha tabi bir de klasik "zayıflayacan" dedi bana. sonra bir diyet tutuşturdu elime. bir kibrik beyaz peyniri görünce resmen gözümden yaş damladı. nedense o kibrit kutusuna karşı bir alerjim var. ikinci darbe de peynir ebadının küçülmesi yetmezmiş gibi ezineye veda etmem yönündeki talimatla geldi. hem kibrit kutusu kadar hem de ezine değil. e öleyim ben o zaman dedim:))))
işin kötüsü adam sevimli bir tip ve hani insanda sözünün dinlenmesi gerektiği izlenimi bırakıyor.
diğer bir konu ise fizik tedavim. malum sigorta limitlerim doldu. acıbadem'in seansları da kol gibi olduğundan kendime daha makul yerler bulma arayışımı nihayet sonlandırdım. ilk gittiğim yer çok ilkeldi. hiç sevmedim. onun üzerine bizim iş yerinden aynı ameliyatı olan başka bir arkadaşın merkezinden randevu aldım. orası iyiymiş. yalnız anladığım kadarıyla fazla popüler dolayısıyla da kalabalık bir yer. o yüzden zamana yayılmış bir seans oluyor. mesela çarşamba akşamı 3 saat falan kaldım. artık sonuna doğru "evime gitmek istiyorum" diye sızlanmaya başlamıştım (saat 9 olmuştu).
daha fazla uzatmayayım. şimdilik bu kadar yeter sanırım.
son bir not daha. ne kadaaaar zamandır DM dinlememişim, geçen bir esti lan ben özledim bunları diye. son albümü bulamadım evde. ama mp3 formunda vardı. sonra gidip CDsini yeniden aldım. şimdi sapık gibi SOTU dinliyorum. çok özlemişim. içim titriyor resmen dinlerken. favorilerim: yine wrong ve miles away.
PS: Urcun, okuyorsan haber etsene abilerde bir hareketlenme falan yok mu? 2 sene oldu hani...
Akşam Ankara yolcusuyum. Kaç aydır ilk kez gidiyorum. Bir nebze özlem ve heyecan var içimde. Eski sevgiliyi yeniden görmek gibi bişey. Bakalım neler değişmiş Ankara'mda.
Aaaa nasıl unuturum. Büyük haber var aslında.
Dün arabamı sattım. Hala dank etmiş değil aslında. Biraz da ucuza gitti ama oldu bitti işte. Diyorum ya henüz dank etmedi. Kaç aydır şirket arabasını kullandığımdan olsa gerek, farkına varamadım olayın. Ama işte dün birileri aradı, geldi. Onlar da Ankara'lı imiş. Alıp döndüler. içinden oyuncaklarımı ancak aldım. hatta minik kaplumbağamı da unutmuşum. hatta şimdi aklıma geldi. Kaplumbağalı anahtarlığımı da unutmuşum. Ayy birden çok içime urdu. Minik kaplumbağam böyle yolda giderken kafasını salllardı sallantıyla birlikte, ühühühühü.... neyse yarın ararım alan çocuğu. bakarsın duruyordur da bana ulaştırabilir...
İşte artık arabasızım. Yani bir araba var hayatımda ama benimki değil. Oy oy kıyamam... neyse....
Onun dışında... haftabaşı nihayet tahlillerimi yaptırıp endokrincime gidebildim. ve aynen bu satırı yazarken de yazdığı ilacı almadığımı anımsadım. üstelik reçeteyi de evde unuttum iyi mi:))) demirim yerlerde sürünüyormuş. kendimi bu kadar yorgun hissetmem de bundanmış. 3 gündür demir içmiş olmam gerekiyordu aslında. haftasonu da olamayacağına göre, haftaya işşallah.
ha tabi bir de klasik "zayıflayacan" dedi bana. sonra bir diyet tutuşturdu elime. bir kibrik beyaz peyniri görünce resmen gözümden yaş damladı. nedense o kibrit kutusuna karşı bir alerjim var. ikinci darbe de peynir ebadının küçülmesi yetmezmiş gibi ezineye veda etmem yönündeki talimatla geldi. hem kibrit kutusu kadar hem de ezine değil. e öleyim ben o zaman dedim:))))
işin kötüsü adam sevimli bir tip ve hani insanda sözünün dinlenmesi gerektiği izlenimi bırakıyor.
diğer bir konu ise fizik tedavim. malum sigorta limitlerim doldu. acıbadem'in seansları da kol gibi olduğundan kendime daha makul yerler bulma arayışımı nihayet sonlandırdım. ilk gittiğim yer çok ilkeldi. hiç sevmedim. onun üzerine bizim iş yerinden aynı ameliyatı olan başka bir arkadaşın merkezinden randevu aldım. orası iyiymiş. yalnız anladığım kadarıyla fazla popüler dolayısıyla da kalabalık bir yer. o yüzden zamana yayılmış bir seans oluyor. mesela çarşamba akşamı 3 saat falan kaldım. artık sonuna doğru "evime gitmek istiyorum" diye sızlanmaya başlamıştım (saat 9 olmuştu).
daha fazla uzatmayayım. şimdilik bu kadar yeter sanırım.
son bir not daha. ne kadaaaar zamandır DM dinlememişim, geçen bir esti lan ben özledim bunları diye. son albümü bulamadım evde. ama mp3 formunda vardı. sonra gidip CDsini yeniden aldım. şimdi sapık gibi SOTU dinliyorum. çok özlemişim. içim titriyor resmen dinlerken. favorilerim: yine wrong ve miles away.
PS: Urcun, okuyorsan haber etsene abilerde bir hareketlenme falan yok mu? 2 sene oldu hani...
7 Eylül 2011 Çarşamba
tatil eki
durdukça aklıma gelen detaylar var tatille ilgili.
mesela bir seferinde Ahmet sıcaktan çok bunaldığı için açık denizde suya atladı. ancak akıntı var vs, tekne sabit durmayacağından çocuğa halat verdik, halatı tutarak yüzdü 2 gıdım. ardından çektik kendisini tekneye. düşünsenize açıkdenizden bir balık çektik:)))
ha bir de en güzeli, yunus gördük. ben uyuyordum gene, birden yunus lafını duyunce fırladım yerimden. tam teknenin yanından zıpladı bir tanesi... süperdi yaaa:))))
mesela bir seferinde Ahmet sıcaktan çok bunaldığı için açık denizde suya atladı. ancak akıntı var vs, tekne sabit durmayacağından çocuğa halat verdik, halatı tutarak yüzdü 2 gıdım. ardından çektik kendisini tekneye. düşünsenize açıkdenizden bir balık çektik:)))
ha bir de en güzeli, yunus gördük. ben uyuyordum gene, birden yunus lafını duyunce fırladım yerimden. tam teknenin yanından zıpladı bir tanesi... süperdi yaaa:))))
6 Eylül 2011 Salı
git başımdan...
allahım 2 gündür hani böyle bir gıdım daha sıkıverseler canım çıkacak durumda. bu kadar mı sıkılır bir insan. sanki bir mengene, kasıyor da kasıyor. böyle çığlıklar atarak ağlasam, etrafı yumruklasam rahatlar mıyım acaba diyorum... ı-ıh! o bile işe yaramaz. sanki negatif bir manyetik alanın içindeyim. nefes almakta bile zorlanıyorum hani o derece. hiçbir şey yüzümü güldürmüyor, canım hiçbir şey yapmak istemiyor. hani böyle depresif durumlarda insan eve gidip yatağına kıvrılmak ve hiç çıkmamak ister ya, işte onu bile istemiyorum. ne istediğimi bilmiyorum. sanırım kendimi bu moddan kurtaracak bişeyler arıyorum ama bulamıyorum.
kasvet... evet sanırım üzerimde bir miktar da kasvet var. kendimi bir nevi dipsiz kuyuda mı görüyorum nedir... bazen olur o, böyle kara bir balon içinde, yıkılmaz, kırılmaz, ışık sızmaz...
pöf! depreştim ben yine... kışt!
kasvet... evet sanırım üzerimde bir miktar da kasvet var. kendimi bir nevi dipsiz kuyuda mı görüyorum nedir... bazen olur o, böyle kara bir balon içinde, yıkılmaz, kırılmaz, ışık sızmaz...
pöf! depreştim ben yine... kışt!
rüyalar
teknede o 8 formatında yattığım günlerden birinde, salllantılar arasında bir nevi kabus kılıklı rüya görmeyi bile başardım. rüyamda bir yere gitmişim (aynen gerçekte olduğu gibi) ancak varalı bir miktar zaman geçmekle birlikte (3 saat de olabilir 3 gün de) babama haber vermeyi mi unutmuş yoksa verememiş miyim, panik halinde ulaşmaya çalışıyorum. ama bir türlü telefonu doğru çeviremiyorum. ya bir numarayı eksik yazıyorum ya hat düşmüyor. uğraşıyorum, cebelleşiyorum. sonra numarayı anımsayamıyorum. numarayı bulmaya çalışıyorum. bulamıyorum. haber veremedim diye nasıl içim sıkılıyor....
kalbim sıkışarak uyandım işte... sonrası malum...
kalbim sıkışarak uyandım işte... sonrası malum...
4 Eylül 2011 Pazar
bayram mayram
bu senenin yegane tatilini nihayet yapıp döndüm. 2 aydır gitsem mi, gitmesem mi diye kafayı yediğim, benim için belirsizlik ve korkularla geçen bekleme döneminden sonra tatilin kendisi de geldi geçti.
valla bence tatil de ölü gibidir, arkasından kötü konuşulmaz:PpP yok yok abartıyorum, kötü falan değildi zaten. ama bazı noktalarda beklediğim gibi değildi. öncelikle tatilin benim için negatif olan yanı çok yol yapıp denizden az faydalanmamız oldu. özellikle ilk 3 gün sonunda kafayı yemek üzereydim. hatta salı günü neredeyse nefret ediyordum kendisinden. sonra 180 derece döndü. neyse detayları ileriki bölümlerde yazacağım. tekne gezisinin benim için 2. olumsuz yanı ise yelkenli olması. yani şöyle ki, öyle konforuna alıştığımız türden kocaman gulet değil. gayet ufak bir yelkenli. böyle götü devirip yatabileceğin alan çok sınırlı. o da sen devirince başkasına yer kalmayan cinsinden. ayrıca teknenin her türlü işi sana bakıyor. pişirmesi, toplaması, yıkaması vs vs. bu sebeple benim gibi yay, yangel yat tatilcileri için doğru seçim değil.
detaylara gelince.
aslına bakarsanız ilk 3 günü pek hatırlamıyorum. cumartesi günü Kos adasından tekneyi teslim almamız akşam 5'i buldu. daha önce dediğim gibi bence döt kadar tekne. hele bir de kamarayı görünce içim bir daraldı. netekim kamaralar çok ufak olmamakla birlikte 3 adet çift kişilik 1 adet de ranzalı kamara olunca çift kişiliklere de çiftler yerleşince ranzalı en dar kamara biz gariban bekarlara kaldı. zeynep daha ufak olaraktan o da üstteki daha küçük yatağa kaldı. ayrıca o ana kadar teknede dışarıda uyuma hayalleri kuran ben teknede böyle bir imkan olmadığıunı görünce de biraz bozuldum desem yeridir. neyse tekne teslim alındı, eşyalar ve erzaklar depolandı, yerleşti ve yola çıkıldı. ilk akşam rotamız Astypalaia adasına. kaptan 10-12 saat falan sürer dedi. o yüzden çok oyalanmadan koyulduk yola. sanırım ilk gün olduğundan açık denizde bir hopladık suya. herkes bütün gün adada beklemekten yorgun ve baygın. neyse bir yandan gidiyoruz bir yandan yemek hazırlanıyor ama deniz dalgalı, aşağıya inen 3-4 dakika sonra midesini tutarak dışarı çıkıyor. sonuçta bir şekilde yemek hazırlandı ve yendi. derken dalgalar artınca kaptan ve cengaver miçosu hariç herkes kamarasına uzadı.
aman allahım o nasıl bir geceydi. ben hayatımda bu kadar dayak yediğimi hatırlmıyorum. ne dayağımı? şöyle özetleyeyim; koca koca dalgaların üzerinden gitmeye çalışan gariban bir yelkenlinin ön kamarasında yattığınızı düşünün. o yelkenli her dalgadan sonra güüm diye suya düştüğünde siz de kendinizi minderde yere çalınmış gibi hissediyorsunuz. işte aynen böyle. daha komiği yola ilk çıkarken koca dalgaları hesaba katmayan biz zavallılar kamaraların lomboz isimli pencerelerini açık bıraktığımızdan dolayı içeri yediğimiz dalganın ve suyun haddi hesabı olmadı. önce birini kapadık. sonra 2. kova suyu yiynce "has...." diye öyle bir zıplamışım ki ertesi gün zeynep gülmekten anlatamadı. neyse kalkıp 2. de kapadık. ama kapama işlemi öyle sanıldığı kadar kolay değil. hem dengede kalmaya çalışıyorsun hem miden bulanmadan işi bitirip geri yatmaya. yani süren saniyelerle sınırlı. ikinciden sonra hah kurtulduk dedim ama meğer tam kapanmamış. zeynepin olmadığı bir anda kapak açıldı, ben 3. kovayı yedikten sonra tekrar kapandı. kalkıp onu kapatmaya çalışırken feci bir düştüm, kolum mosmor oldu sonradan. sonra da öğlene kadar bir daha yerimden kalkmaya cesaret edemedim. daha komiği birara uyanıp kalkmaya niyetlendim. oturduğum yerden diş fırçamı buldum ama macunu ararken midem ayaklandı gene, hemen yattım. fırcaya da öyle sıkı sarılmışım ki resmen 5 saat elimden bırakmadan yatmışım orda.
sonradan öğrendik ki hava şiddetlenince gece Kos'a doğru geri dönmüşüz bir müddet, sonra rotamıza tekrar dönmüşüz vs. dolayısıyla biz sakin sulara vardığımızda öğlen olmuştu.
astypalia adasında gece karaya çıktık, güzel yemek yedik. geceyi limanda geçirdik. düzgün uyku modu. ertesi gündü sanırım bir koyda demirledik, sahilde çıplak amcalar vardı. yaya yaya geziyorlardı. bizim de tam sahile çıkacağımız çıktı. amcalarla resmen köşe kapmaca oynadık. adamlar yayıp dolaştıkça biz başka noktalara kitlendik vs.
pazartesi gecesi de uzun yol, bu sefer hedef santorini. bu sefer daha hazırlıklıyız. herkes torbasını vs yanına alıp yattı. bu sefer biz zeyneple kamarada havasızlıktan bayılma tehlikesi geçirip kendimizi ortadaki kısma attık. oradaki koltuklara büzüştük. tabi kaptan ve miçoları yelken açınca tekne yan yatıyor. o tarafta destek varsa tamam da yoksa düşme tehlikesi içindesi. ben en son masanın altına usturmaça (benim tabirimler uskumçata) yığmış üzerine de koltuk kenarlarını dizmiş bir şekilde ve tepemde çaydanlıkla ve totomda çaydanlığın kapağı ile bütünleşmiş bir şekilde yatıyor buldum kendimi. sonunda bir öncekine göre daha sakin bir yolculukla vardık adaya. burada da kıyıya ulaşmamız maceralı oldu. bizim kaptana tarif edilen yer meğer büyük gemiler içinmiş. biz pek minyon kaldık aralarında. orda bir türk guleti bulup ona yanaştık ama bu olaydan aklımda kalan tek sahne, geçen feribotun koca dalgaları sebebiyle koca guletin üzerimize doğru yatması idi. biran dedim allahım sana geliyoruz... harbi tırstım o anda. aramızda tek sakin kaptandı. zaten o da sakin olmasa sanırım herkes iptal olacaktı. çocuk o kadar akıllı ve sakindi ki hepimizi dizginledi. harbi güven telkin etti. neyse sonuçta biz inadımızdan vazgeçip adayı dolanıp başla bir limandan çıktık karaya.
limandaki duş hayallerimiz suya düştü ama biz çözümcü türkler olarak tuvaletin dışında bulduğumuz hortumlarla saçlarımızı yıkamayı başardık. ama bir yandan da o kadar gürültü yaptık ki sonuçta bir teyze gelip "this is no dus" dedi bize:))))
ha dip not: teknede su sıkıntısı sebebiyle duş alınmıyor. ancak denizden çıkınca ufak bir tuzdan arınma operasyonu. bulaşıklar bazen deniz suyu ile yıkanıyor vs.
o akşam araba kiralayıp Oia'ya gittik. hakikaten çok güzel yapmış adamlar. yani volkan adanın tepesine evler kondurmuşlar resmen. güzel yapansa hepsi beyaz ve mavi pancurları var. öyle şirin gözüküyor ki. ha bir de santoriniden mutlaka güneş batmasını izlemek gerekiyormuş. biz de izledik yanımızdaki 134998745 kişi ile birlikte. tamam güneş denizden batıyor, muhteşem bir görüntü ama lan aynen bizim Erdek. Erdek'te de güneş denize batar ve muhteşem görünür. ben tabi ogün bütün gün yol gitmiş ve suya hiç girmemiş olmanın verdiği huysuzlukla "bu ne bee, erdek'te de var" vs diye bayağı bir bok attım olaya.
sonuç olarak bana salı günü sorsaydınız tatilin nasıl diye size şöyle derdim "nefret ettim". hatta o salak memlekette internet bulabilsem facebook statume "hating my vacation" yazacaktım.
derken çarşamba yepyeni bir güne başladık. saat 9 falandı milletin gürültüsüne uyandım. yüzmeye yandaki plaja gidiyorlarmış. yüzme lafını duyunca fırladım yataktan. gidip bir plaj bulduk, yüzümüzü yıkadık. benim birden neşem yerine geldi. ardından adayı gezmeye itirazım kalmayacaktı. ama bir mucize oldu ve kaptan sanki benim hislerimi anlamış gibi "adayı gezmek isteyenler arabalarla gezsin, istemeyenlerle biz koylara gidelim, sonra bir noktadan diğerlerini alalım" dedi. işte o andan sonrası benim için dönüm noktası oldu. o andan sonra birbirinden güzel koylarda demirledik. önce red beach de kırmızı siyah kumlu/taşlı kumsalı olan bir koy, ardından volkanik başka bir koyda yüzdük. gittik gittik gece bir koya demir attık ve geceleyin hep birlikte denize girdik. yakamozlar eşliğinde yüzdük.
ertesi gün Amargos adasına gittik. orda da biraz deniz biraz ada yaptık. perşembe gecesi en son bir koyda durduk. tekneyi cuma akşam 5 gibi Kos'a teslim etmemiz gerekiyor ve Kos 10 saatlik yol. bu arada deniz gene dalgalı ve kendimizi koya zor attık. ama koy enfes. incecik bir ay var, hilal modunda. muhteşem yemekler hazırlandı vs. ama saatler ilerledikçe rüzgar arttı. biz de yola çıkmakla sabah yola çıkmak arasında kararsız kaldık. sonuçta kaptan yine insiyatifini kullanıp gece çıkmaya karar verdi. biz gene zeyneple bu sefer orta alanda yerimizi hazırladık. 12 gibi yola çıkıldı. ben ufaktan ilk günkü gibi olacak diye korkuyorum ama kaptanı çok sevdim ve güvendim. gıkım çıkmıyor. neyse sonuçta doğru karar vermiş. o kadar yumuşak bir seyahat oldu ki anlatamam. en son gece 2 falandı, dayanamadım havuzluğa çıktım (bu arada kullandığım tekne tabirlerine dikkatinizi çekerim) biraz orada oturup geceyi ve yolculuğu izledim. gökyüzünde ay yoktu ama o kadar çok yıldız vardı ki anlatamam.
aslına bakarsanız yelkenin en büyük eksikliklerinden biri. böyle yatıp gökyüzünü izleyebileceğin veya yıldızların altında uyuyabileceğin alan kısıtlı ya da yok gibi bişey.
sonuçta o akşam da sabaha kadar yol alıp kalymnos adasına demir attık. yine muhteşem bir koyda yüzümüzü yıkadık. kahvaltı yapıp son kez kendimizi suya atıp 1 gibi dönüş yoluna geçtik.
Cuma gecesi ve cumartesi Kos adasında zaman geçirip evimize döndük...
tatil bitti. kendimi o kadar yorgun hissediyorum ki birkaç gün dinlenmeye ihtiyacım var resmen...
valla bence tatil de ölü gibidir, arkasından kötü konuşulmaz:PpP yok yok abartıyorum, kötü falan değildi zaten. ama bazı noktalarda beklediğim gibi değildi. öncelikle tatilin benim için negatif olan yanı çok yol yapıp denizden az faydalanmamız oldu. özellikle ilk 3 gün sonunda kafayı yemek üzereydim. hatta salı günü neredeyse nefret ediyordum kendisinden. sonra 180 derece döndü. neyse detayları ileriki bölümlerde yazacağım. tekne gezisinin benim için 2. olumsuz yanı ise yelkenli olması. yani şöyle ki, öyle konforuna alıştığımız türden kocaman gulet değil. gayet ufak bir yelkenli. böyle götü devirip yatabileceğin alan çok sınırlı. o da sen devirince başkasına yer kalmayan cinsinden. ayrıca teknenin her türlü işi sana bakıyor. pişirmesi, toplaması, yıkaması vs vs. bu sebeple benim gibi yay, yangel yat tatilcileri için doğru seçim değil.
detaylara gelince.
aslına bakarsanız ilk 3 günü pek hatırlamıyorum. cumartesi günü Kos adasından tekneyi teslim almamız akşam 5'i buldu. daha önce dediğim gibi bence döt kadar tekne. hele bir de kamarayı görünce içim bir daraldı. netekim kamaralar çok ufak olmamakla birlikte 3 adet çift kişilik 1 adet de ranzalı kamara olunca çift kişiliklere de çiftler yerleşince ranzalı en dar kamara biz gariban bekarlara kaldı. zeynep daha ufak olaraktan o da üstteki daha küçük yatağa kaldı. ayrıca o ana kadar teknede dışarıda uyuma hayalleri kuran ben teknede böyle bir imkan olmadığıunı görünce de biraz bozuldum desem yeridir. neyse tekne teslim alındı, eşyalar ve erzaklar depolandı, yerleşti ve yola çıkıldı. ilk akşam rotamız Astypalaia adasına. kaptan 10-12 saat falan sürer dedi. o yüzden çok oyalanmadan koyulduk yola. sanırım ilk gün olduğundan açık denizde bir hopladık suya. herkes bütün gün adada beklemekten yorgun ve baygın. neyse bir yandan gidiyoruz bir yandan yemek hazırlanıyor ama deniz dalgalı, aşağıya inen 3-4 dakika sonra midesini tutarak dışarı çıkıyor. sonuçta bir şekilde yemek hazırlandı ve yendi. derken dalgalar artınca kaptan ve cengaver miçosu hariç herkes kamarasına uzadı.
aman allahım o nasıl bir geceydi. ben hayatımda bu kadar dayak yediğimi hatırlmıyorum. ne dayağımı? şöyle özetleyeyim; koca koca dalgaların üzerinden gitmeye çalışan gariban bir yelkenlinin ön kamarasında yattığınızı düşünün. o yelkenli her dalgadan sonra güüm diye suya düştüğünde siz de kendinizi minderde yere çalınmış gibi hissediyorsunuz. işte aynen böyle. daha komiği yola ilk çıkarken koca dalgaları hesaba katmayan biz zavallılar kamaraların lomboz isimli pencerelerini açık bıraktığımızdan dolayı içeri yediğimiz dalganın ve suyun haddi hesabı olmadı. önce birini kapadık. sonra 2. kova suyu yiynce "has...." diye öyle bir zıplamışım ki ertesi gün zeynep gülmekten anlatamadı. neyse kalkıp 2. de kapadık. ama kapama işlemi öyle sanıldığı kadar kolay değil. hem dengede kalmaya çalışıyorsun hem miden bulanmadan işi bitirip geri yatmaya. yani süren saniyelerle sınırlı. ikinciden sonra hah kurtulduk dedim ama meğer tam kapanmamış. zeynepin olmadığı bir anda kapak açıldı, ben 3. kovayı yedikten sonra tekrar kapandı. kalkıp onu kapatmaya çalışırken feci bir düştüm, kolum mosmor oldu sonradan. sonra da öğlene kadar bir daha yerimden kalkmaya cesaret edemedim. daha komiği birara uyanıp kalkmaya niyetlendim. oturduğum yerden diş fırçamı buldum ama macunu ararken midem ayaklandı gene, hemen yattım. fırcaya da öyle sıkı sarılmışım ki resmen 5 saat elimden bırakmadan yatmışım orda.
sonradan öğrendik ki hava şiddetlenince gece Kos'a doğru geri dönmüşüz bir müddet, sonra rotamıza tekrar dönmüşüz vs. dolayısıyla biz sakin sulara vardığımızda öğlen olmuştu.
astypalia adasında gece karaya çıktık, güzel yemek yedik. geceyi limanda geçirdik. düzgün uyku modu. ertesi gündü sanırım bir koyda demirledik, sahilde çıplak amcalar vardı. yaya yaya geziyorlardı. bizim de tam sahile çıkacağımız çıktı. amcalarla resmen köşe kapmaca oynadık. adamlar yayıp dolaştıkça biz başka noktalara kitlendik vs.
pazartesi gecesi de uzun yol, bu sefer hedef santorini. bu sefer daha hazırlıklıyız. herkes torbasını vs yanına alıp yattı. bu sefer biz zeyneple kamarada havasızlıktan bayılma tehlikesi geçirip kendimizi ortadaki kısma attık. oradaki koltuklara büzüştük. tabi kaptan ve miçoları yelken açınca tekne yan yatıyor. o tarafta destek varsa tamam da yoksa düşme tehlikesi içindesi. ben en son masanın altına usturmaça (benim tabirimler uskumçata) yığmış üzerine de koltuk kenarlarını dizmiş bir şekilde ve tepemde çaydanlıkla ve totomda çaydanlığın kapağı ile bütünleşmiş bir şekilde yatıyor buldum kendimi. sonunda bir öncekine göre daha sakin bir yolculukla vardık adaya. burada da kıyıya ulaşmamız maceralı oldu. bizim kaptana tarif edilen yer meğer büyük gemiler içinmiş. biz pek minyon kaldık aralarında. orda bir türk guleti bulup ona yanaştık ama bu olaydan aklımda kalan tek sahne, geçen feribotun koca dalgaları sebebiyle koca guletin üzerimize doğru yatması idi. biran dedim allahım sana geliyoruz... harbi tırstım o anda. aramızda tek sakin kaptandı. zaten o da sakin olmasa sanırım herkes iptal olacaktı. çocuk o kadar akıllı ve sakindi ki hepimizi dizginledi. harbi güven telkin etti. neyse sonuçta biz inadımızdan vazgeçip adayı dolanıp başla bir limandan çıktık karaya.
limandaki duş hayallerimiz suya düştü ama biz çözümcü türkler olarak tuvaletin dışında bulduğumuz hortumlarla saçlarımızı yıkamayı başardık. ama bir yandan da o kadar gürültü yaptık ki sonuçta bir teyze gelip "this is no dus" dedi bize:))))
ha dip not: teknede su sıkıntısı sebebiyle duş alınmıyor. ancak denizden çıkınca ufak bir tuzdan arınma operasyonu. bulaşıklar bazen deniz suyu ile yıkanıyor vs.
o akşam araba kiralayıp Oia'ya gittik. hakikaten çok güzel yapmış adamlar. yani volkan adanın tepesine evler kondurmuşlar resmen. güzel yapansa hepsi beyaz ve mavi pancurları var. öyle şirin gözüküyor ki. ha bir de santoriniden mutlaka güneş batmasını izlemek gerekiyormuş. biz de izledik yanımızdaki 134998745 kişi ile birlikte. tamam güneş denizden batıyor, muhteşem bir görüntü ama lan aynen bizim Erdek. Erdek'te de güneş denize batar ve muhteşem görünür. ben tabi ogün bütün gün yol gitmiş ve suya hiç girmemiş olmanın verdiği huysuzlukla "bu ne bee, erdek'te de var" vs diye bayağı bir bok attım olaya.
sonuç olarak bana salı günü sorsaydınız tatilin nasıl diye size şöyle derdim "nefret ettim". hatta o salak memlekette internet bulabilsem facebook statume "hating my vacation" yazacaktım.
derken çarşamba yepyeni bir güne başladık. saat 9 falandı milletin gürültüsüne uyandım. yüzmeye yandaki plaja gidiyorlarmış. yüzme lafını duyunca fırladım yataktan. gidip bir plaj bulduk, yüzümüzü yıkadık. benim birden neşem yerine geldi. ardından adayı gezmeye itirazım kalmayacaktı. ama bir mucize oldu ve kaptan sanki benim hislerimi anlamış gibi "adayı gezmek isteyenler arabalarla gezsin, istemeyenlerle biz koylara gidelim, sonra bir noktadan diğerlerini alalım" dedi. işte o andan sonrası benim için dönüm noktası oldu. o andan sonra birbirinden güzel koylarda demirledik. önce red beach de kırmızı siyah kumlu/taşlı kumsalı olan bir koy, ardından volkanik başka bir koyda yüzdük. gittik gittik gece bir koya demir attık ve geceleyin hep birlikte denize girdik. yakamozlar eşliğinde yüzdük.
ertesi gün Amargos adasına gittik. orda da biraz deniz biraz ada yaptık. perşembe gecesi en son bir koyda durduk. tekneyi cuma akşam 5 gibi Kos'a teslim etmemiz gerekiyor ve Kos 10 saatlik yol. bu arada deniz gene dalgalı ve kendimizi koya zor attık. ama koy enfes. incecik bir ay var, hilal modunda. muhteşem yemekler hazırlandı vs. ama saatler ilerledikçe rüzgar arttı. biz de yola çıkmakla sabah yola çıkmak arasında kararsız kaldık. sonuçta kaptan yine insiyatifini kullanıp gece çıkmaya karar verdi. biz gene zeyneple bu sefer orta alanda yerimizi hazırladık. 12 gibi yola çıkıldı. ben ufaktan ilk günkü gibi olacak diye korkuyorum ama kaptanı çok sevdim ve güvendim. gıkım çıkmıyor. neyse sonuçta doğru karar vermiş. o kadar yumuşak bir seyahat oldu ki anlatamam. en son gece 2 falandı, dayanamadım havuzluğa çıktım (bu arada kullandığım tekne tabirlerine dikkatinizi çekerim) biraz orada oturup geceyi ve yolculuğu izledim. gökyüzünde ay yoktu ama o kadar çok yıldız vardı ki anlatamam.
aslına bakarsanız yelkenin en büyük eksikliklerinden biri. böyle yatıp gökyüzünü izleyebileceğin veya yıldızların altında uyuyabileceğin alan kısıtlı ya da yok gibi bişey.
sonuçta o akşam da sabaha kadar yol alıp kalymnos adasına demir attık. yine muhteşem bir koyda yüzümüzü yıkadık. kahvaltı yapıp son kez kendimizi suya atıp 1 gibi dönüş yoluna geçtik.
Cuma gecesi ve cumartesi Kos adasında zaman geçirip evimize döndük...
tatil bitti. kendimi o kadar yorgun hissediyorum ki birkaç gün dinlenmeye ihtiyacım var resmen...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)