Sayfalar

17 Kasım 2009 Salı

Evvel zaman olur ki...

Dün gece günlüklerime daldım. Özellikle hatırlamak istediğim bir dönem vardı, aradım buldum. Ne ilginç bişey, oturmuşum sayfalarca ince ince yazmışım. Aslında hala günlük tutuyorum. Ama blog sebebiyle günlüğüm çok arka planda kaldı. Günlük olaylar buraya, daha duygusal ve kişisel (aşk meşk gibi) olanlar günlüğe. e tabi bu aralar aşk hayatım falan olmadığından günlük aylardır tozlandığı yerde:)
Neyse ne diyordum, evet dün akşam çıkardım kutusundan başladım okumaya. Bayağı da düzenli yazmışım hani, günü gününe, olayına göre detaylarıyla. Okudukça bazı şeyleri anımsadım. Güldüm, buruldum, kızdım... gençmişiz işte... Bezenimle ne çok zaman geçirirmişiz o zamanlar, dipdibeydik zaten. habire birlikte bişeyler yapmışız. üniversiteli olmayı kıskandım birden. ne çok boş zamanımız varmış, habire biyerlere gitmişiz, bir dönem bolca kup yemişiz:) ev partileri, bahçe partileri gırla gitmiş.
Cep telefonu yok ya o zamanlar, telefon başında az kriz geçirmemişim. haha bir de evden arayıp aradığın kişi evde değilse not bırakma olayı... insanlara ulaşmak daha zor ama daha heyecanlıymış.
İyi ki tutmuşum şu günlükleri, unuttuğum detayları hatırlatıyor bazen bana. Geçen de biara Aydın'lı zamanlarımı okumuş ve son derece isabetli bir karar vermiş olduğumu düşünmüştüm:)))

16 Kasım 2009 Pazartesi

Ya göründüğün gibi ol...

Bugün dehşetle farkettim ki aslında insan olduğunu sandığı kişi olmayabiliyormuş. Aslında hiçbirimiz olduğumuzu sandığımız kişi değiliz, sadece uzaktan ahkam kesiyoruz, bol keseden atıyoruz, ama biran öyle bir olayla karşılaşıyoruz ki kendimizi aslında o dalga geçtiğimiz, küçümsediğimiz davranışları yaparken buluyoruz. Dehşet içinde ne yaptığımızı farkediyoruz ama kendimizi kontrol edemiyoruz. İşte güçlü karakter sanırım bu noktada devreye geliyor. Bu ilkel olduğunu iddia ettiğimiz davranış biçimine teslim mi olucaz yoksa içine düştüğümüz acizliği farkedip silkinip göründüğümüz kişi olmak için gayret mi edicez? Sanırım insanları ayıran işte bu farkındalık sonrasında ortaya çıkan durum.
kısacası hala umut olabilir:)

Dalya demişim

Gülmeyin ama 2 önceki okuma mimlemecesi postu ile dalya demiş, en çok yazmış olduğum 2007 yılı post sayısını geçmişim:) kendimi yeni bir rekora koşuyor gibi hissediyorum. "Ne alaka?" olduğunun farkındayım ama hoşuma gitti işte:)

Karabasan

Dün gece sabaha karşı karabasan bastı. Yorgun olduğum için erken yatmıştım, debelenip durdum gece. sabaha karşı yarı uyur yarı uyanık haldeyken bastırmaya başladığını hissettim. Hemen gözümü açtım ama ortada görünen bişey yok. Sanırım uyku sersemi karanlık bişeylerin üzerime eğildiğini görmeyi bekliyordum:) O panikle bacağımı sallayıp "git başımdan" dediğimi farkettim. yaptığım şeyin saçmalığının farkındayım ama insan uyku sersemi hareketlerinin manasını değerlendiremiyor tabi. Neyse, hareket etmeme rağmen baskı hissinin dağılması biraz zaman aldı. yüzsüzlük yapıp 7 ayetel kürsi okudum:) sonra tekrar kıvrıldım köşeme...

15 Kasım 2009 Pazar

uykuu, biraz uykuu

Allahım nasıl bir haftasonuydu anlayamadım. Cuma akşamı Asmalı'da başlayan gece 4 sularında bitip eve gelmem ve sabah selimi almak için erken uyanmam yanısıra dün akşam da 4 sularında biten ikinci bir beyoğlu vakası yaşayınca öğlen eve gelip sızmam sanırım gayet anlaşılır bir durum oldu.
aslında yazacak çok şey var: gittiğimiz balıkçıda avaz avaz söylediğimiz şarkılar, hopbidi anları, cts selimi derse sürüklemem, akşam cezayir sokağı, selimin çalınan cep telefonu vs. ama cok yorgunum. sonuçta benim için yorucu ama çok keyifli iken onun için kabus bir haftasonu oldu.

12 Kasım 2009 Perşembe

Okuma "Mim"lemecesi

Hülya beni "mim"lemiş, hemen görev edindim, işe koyuldum ben de. Ben eskiden çok okurdum (gerçi Hülya'nın tırnağı olamam ama şimdiye göre çok okurdum) ama son yıllarda bir illet geldi ki elime kitap alamaz olmuştum. Şimdi yeniden okuma moduma dönmeye başladım diyebilirim.
Soru 1: Okumakta oldugunuz son kitap ve konusu: En son Clive Cussler'in bir kitabını okuyorum. Adı The Chase. klasik clive amcam işte, macera romanı. Daha başlardayım, bir amca var soyguncu, bankaları soyup bankadaki herkesi öldürüyor, bir de onu yakalamakla görevli karizmatik detektif var. Şimdi buraya kadar gelebildim:)

Soru 2: En son aldiginiz kitap: En son Hülya'nın etkisinde kalarak 2 adet Murakami (adlarını anımsamıyorum şu anda postada) ve bir de Atatürk'ün Yanı Başında adlı kitap. Evde de var birkaç tane alınmış, okunmayı bekleyen:)

Soru 3: Bir turlu bitiremediginiz, bitirseniz de size illallah ettiren kitaplar: hahahha bu soruya en çok blogumu okusa Burak gülerdi sanırım. Evet bu sorunun cevabı: the wheel of time by Robert Jordan. Kitap 12 ciltten oluşunca bitirmek pek mümkün görünmüyor doğal olarak. hatta 10. kitabı bitirdiğimde kendisini yine burada sevgiyle!!! anmıştım. 11. kitabı elime almamla bırakmam bir olmuştu ve netekim amcam da kitabı bitiremeden vefat etti. Son kitap mı? karısı ve editörü yazıyormuş ama son kitap da 2 cilt olarak çıkacakmış. İllallah ki ne illallah!!!

Soru 4: Bir sonraki okumayi planladiginiz kitap: Valla dedim ya işte son aldıklarımdan herhangi birini okurum işte. Şu kovalamaca bi bitsin de:)
Soru 5: En sevdiginiz kitaplar: Hah, işte en sevdiğim soru:))) Bu sorunun en birinci cevabı: Pride and Prejudice - Aşk ve Gurur by Jane Austin:))) kitabı o kadar çok sevdim ki hem türkçesini hem ingilizcesini defalarca okuduğum yetmezmiş gibi bir de BBC dizisini defalarca izleyerek repliklerini ezberledim. Colin Firth aşkım nerden geliyor sanıyorsunuz:)))
Başka kitaplar sıralamak gerekiyorsa başta Yüzüklerin Efendisi olmak üzere bilimum bilim kurgu - fantazi romanları yer alır:)

11 Kasım 2009 Çarşamba

Oyunculuk atölyesi

İki senedir mezunlar derneğinden oyunculuk atölyesi adlı bir etkinlikle ilgili mail geliyor. tiyatro denemek isteyenlere yönelik, amatör bir aktivite. heveslendim, eğer şu TEGV saatleri ile ayarlayabilirsem burnumu bir sokayım şu işe diyorum. gerçi o da cts olduğu için simdiden birkaç hafta onu da ekmiş olucam ama...

Yine değişti!!!

Son 4-4,5 aydırki ihmallerimi sallamazsak dans derslerine başlayalı 1 yıl olmak üzere. ve bu bir yıl zarfında hocamızın değişip bizi alaşağı ettikleri yetmezmiş gibi şimdi de 3. defadır ders gün ve saatini değiştirdiler. Şimdi de dersler pazar akşam 7'de! sınıfta az adam kaldık ya, bizden kurtulamadıkları için kirli çamaşır gibi ordan oraya atıyorlar, kızdım valla. 4 aydır dersleri ihmal ediyor olmasaydım feci cazlardım ama bir nevi suçlu olduğumdan bişey diyemedim. Zaten Yalçın'ın ayrılması ile bir darbe yemiştik, bana sorarsanız ben ondan sonra ilerleyemedim zaten, sonra da bir öyle bir böyle. Hayır şimdiden 3 haftasonu istanbul dışında olacağım için 3 ders kaçtı bile! höf yani başka bişey demiyorum!

10 Kasım 2009 Salı

Photo shoots

Bugün işyerinde bir dergi için fotoğraf çekimi vardı. Ofisi ve bizi tanıtacak. Fotoğrafçı abim geldi, makinalar, flaşlar kuruldu vs. komikti halimiz. poz ver, gülümse bak vs. uzun sürmedi aslında ama zormuş hakkaten yaa... Bu arada fotoğraflar yalan söylemez, dönmüşüm gene domuzcuk moduma ühühühü...
İşte bizim ofis (bir kişi eksik) ve işte ben

8 Kasım 2009 Pazar

Nerde kalmıştık?

Bu haftasonu misafiri özgeydi. Cuma akşamı uçağının 1 saatten fazla rötar yapması biraz tadımızı kaçırdıysa da varışını müteakipö geceyarısı sularında kısa bir krispy kreme ve kahve molası neşemizi yerine getirdi.
Cumartesi sabah 9 sularında uyanıp kendimize geldikten sonra Aylin'le Villa Bosphorus'da kahvaltı için buluştuk. Benim ilk kez gittiğim bu mekan denize sıfır süper manzara bir yermiş. Bir de aylin'in hayrına bize torpilli, kaymaklı ballı bir kahvaltı getirdiler ki sonuna doğru kendimden geçmiş bir eda ile denizi seyretmekten başla birşey kalmamıştı. Kahvaltı çok keyifli olmakla beraber matematik dersim beni beklediği için 12'ye doğru kızlara veda edip beykoz'a gittim. Bu sefer çocukların bir kısmı çok sıkıldı ve ben onları toplamakta zorlandığım için biraz canım sıkıldı. Haftaya daha eğlenceli bişeyler bulmam lazım ki dersten kopanları da çekebileyim.
Neyse ders çıkışı kızlarla buluşmak için İstanbul Modern'e doğru yola çıktım. Tabi yola çıkmak ulaşmanın sadece başlangıcı... hele de trafik her zamanki gibiyse. yol uzayınca eziyetin yanısıra bir de direksiyonda telefonla konuşma cezası yiyince tam oldu. Neyse sonuçta hedefe ulaştım ve hep birlikte kapalı çarşıya doğru yola çıktık. Güya Özge'ye kapalı çarşıyı gezdircez ama aylin'e küpe almaya dalınca biraz geç kaldık. Bu da kapalı çarşı turunu 10 dakikaya indirgedi.
Yemek rezervasyonumuz saat 8:30 da Sunset'te. Normalde arabaların park edildiği istanbul moderne 5 km, hadi trafikle 15 dakika falan. Ama biz süper "genious" insanlar olarak önce 1 saat mesafedeki Kandilli'ye gidip üstümüzü değiştirip sonra tekrar restorana döndük. Ortam kokoş ya bizim de süslenmemiz lazım. Yine de bütün cinsliğimize rağmen talih bizden yanaydı ve zamanında ulaştık.
Mekan liste başına güreştiği kadar varmış. Süper manzara süper yemekler. Mutlu mesut yemek ve muhabbetle geceyi orda sonlandırdık.
Pazar günü için plan basit. Sabah kahvaltı La Pain Quotidien. Süper ekmek ve elmalı tart rüyası:)) Yediğim en güzel elmalı tart, hele yanında dondurma da olunca. Neyse uyanır uyanmaz görev gibi gidip mutluluğu perçinledikten sonra artık yorgunluktan bayılmış bir şekilde eve döndük ve tembelce film izledik. Sanırım haftasonundan bu kadar:)

5 Kasım 2009 Perşembe

Eski günleri özlerken

Dün heyecanla Flash Forward dizisini bekledim. Hem reklamları hoş görünüyordu hem de Hülya bıraktığı yorumda izlediklerini söylemişti. Az önce de bir heves yoruma cevap yazmak istedim damağımda lost muhabbetlerinin tadıyla. Aslında cevap yazmaktan da öte şöyle doyasıya geyiğe sarmak, kaynatmak istedim. Yorum olmaz mail atayım dedim, sup'u da katayım listeme, yok tatmin etmedi. İçim cız etti sonra. hep beraber toplanıp kaynattığımız, yan odalardan atıştığımız zamanlar geldi aklıma. Şimdi hepimiz bir yana öyle bir dağılmışız ki toplayabilene aşkolsun. İnsanın sevdiği, benimsediği kişilerin bir taş atımlık mesafede olması, onları hergün görmesi nasıl bir ayrıcalıkmış şimdi daha iyi anlıyorum. Masada başımı kaldırmak, yan odaya zıplamak, karşı koridora uzayıvermek veya 3-5 kat aşağı inmekmiş tüm yapmam gereken. Şimdi mesafeleri görmezden gelerek avutuyorum kendimi. bir de eski günlerin tadını anımsayarak...

4 Kasım 2009 Çarşamba

Nice zamandir

Ne zamandır Tanrı ile aram bozuk. İnancımla birlikte dua alışkanlıklarım vs hepsi yok olup gitti. Kızdığın bişeyden ne medet umabilirsin ki? ya da inanmadığın. duanın gücü inançtan gelir, o da olmazsa gerisi hikaye.
Herneyse, uzun bir aradan sonra biran içimden dua okumak geldi. Kendim için değil ama babam için. Yani ben artık bazı şeylere inanmıyorum diye onun mahrum kalmasına içim elvermedi. Dua kitabını açıp birkaç dua okudum. Kabul olur olmaz ben bilmem, zaten olsa da faydası kendime değil, olsun da istemem zaten. bana bir hayrı dokunmasın..
Bir rüyam var doğru olmasını tüm kalbimle dilediğim. şimdiye kadar dile getiremediğim. ben normalde rüya görmem ya da çok nadirdir ama buna sıkı sıkıya sarılmışım işte. babamdan hemen sonraydı. rüyamda ölüyorum ve beni çakıl taşlarından bir mezara gömüyorlar. Rüya bu işte, mezarda artık nefes alamayacağımı düşünüp içimi bir korku sararken roller coaster gibi bişeyden kaydığımı, kalbimin aynı şekilde hopladığını ama son olmadığını hissedip rahatladığımı ve o saniye uyandığımı hatırlıyorum. ve ne zaman babamı düşünsem bu rüyaya sarılıyorum. belki sonda değil de sonsuzluktadır diye.

anlamıyorum

Bazen önyargılarıma engel olamıyorum. Doğru olmadığını bilmeme rağmen aşamıyorum bu yargılarımı. Kafamda yanlışsa veya olmazsa olduramıyorum durum ne olursa olsun. Düğmeyi bir kere çevirdim mi bir daha düzeltemiyorum. Ama aslında tam tersi de mevcut sanki. Yani bir kere olumlu düşündüm mü sonra da olumsuza çeviremiyorum bu düşünceyi. Hoşgörü sınırlarımı zorluyorum. Bu benim kendi derdim ve kendimi ya da nedenini anlamakta zorlanıyorum.
Asıl anlayamadığım ise insanların ilişkilerindeki laçkalık. Bazen öyle saygısız ve öyle seviyesiz iletişimlere şahit oluyorum ki hani o sözler bırak eşe sevgiliye sokaktaki köpeğe bile söylenmez. Ben taraf olmadığım halde duymaktan rahatsız oluyorum. Sonra bir bakıyorum sanki o sözler hiç sarfedilmemiş, o hakaretler aşağılamalar hiç yapılmamış, herşey güllük gülistanlık gibi tavırlar. Anlamıyorum insanlardaki bu ikiyüzlülüğü. Hadi hakaret eden bir terbiyesiz, saygısız; maruz kalan da aynı ölçüde kendine saygısız ve gurursuz olabilir mi? Nedir bu insanlardaki "elimde bir bu var, kötü ama yine de bırakmayayım" mentalitesi. Ya da sana saygı duymadığı her halinden belli bir insanla devam etme hastalığı. İnsanın vücudu cürüyor, kesip alınıyor, evinde bişey bozuluyor, çürüyor, çöpe atılıyor. İnsan ruhu, benliği bu kadar ucuz ve değersiz mi de kendisini yoketmeye meyilli bir hastalığı kesip atamıyor. İnsan kendine karşı bu kadar acımasız veya bu kadar korkak mı ki buna bir dur diyemiyor?
anlamıyorum ve anlayabileceğimi de hiç sanmıyorum...

2 Kasım 2009 Pazartesi

Horatio Caine

Malum son zamanlarda bilimum polisiye diziye sarmis durumdayim. Ucuk kaciklar ama pek eglenceliler. Aslinda favorim NCIS ama CSI olunca da nazlanmiyorum. Yalniz bugun seyrederken Horatio amcama koptum resmen. Amcamda hep bir trip, bir yan bakis, boyle bekleyip vurucu bir cumle soyleme modlari... en cok da bir noktada dikilip bekleyip gunes gozluklerini takinca kopuyorum. Ne triptir ne adamdir anlamis degilim. Karizma diyicem ama o da degil... komik bisey...

Benim favorim NCIS ve Mark Harmon amcam. olgun ve yakisikli.. karizma odur:)

Kış kapıdan bakarken

Sesim çıkmayalı beri süper bir 5 gün geçirdim aslında. Hatta belki daha da fazla. Evden misafir/arkadaşım eksik olmayınca neşeme de diyecek yoktu:)
Önce dönüş yolunda Dilek ve Bora uğradı Salı günü. Onlar yolcu, bir gece kalıp gittiler. Sonra 29 ekim tatilinden istifade Burak geldi çarşamba, ve son dakika sürprizi ile Özlem-Saltuk-Kaan üçlüsü. Önce birbirlerinden çekinirler mi diye tedirgin oldum ama tanışık ve uyumlu oldukları için onları bilmem ama ben çok mutluydum.
arkadaş ziyaretinin farklı bir tadını yaşadım bu kez. Burak'ı aldıktan sonra markete sürükledim. Ne pişirsek planları ile alışveriş yaptık. Sonra eve gidip onları yerleştirip yemek pişirdik. En son ne zaman yemek yapmıştım hatırlamıyorum ama evde birileri olunca çok keyifli oluyormuş. Biz yemeği bitirdik, Özlemler geldi. Kaan veledi nasıl şeker, resmen içim gitti. Adam demo bebek: sakin, güzel, güleryüzlü. Hastalıktan yeni kalktığım için sevemedim oğlanı içimde kaldı ama bende bebek doğurma isteği uyandırmadı desem yalan olur.
Özlem ve saltuk'u ve dolayısıyla Kaan'ı bayram sabahı yolcu ettik. Akşama havai fişek gösterisi için sözleşip ben gözyaşları içinde işe uzarken Burak da tarihi yarımada gezmeye gitti. Akşam 6 gibi buluşup Üsküdar'a gittik. Havai fişekler beklediğim kadar güzeldi. 15 dakika boyunca bombaladılar gökyüzünü. Hele yukarıda ay ve yıldız görünce herkesden bir "oooo" sesi yükseldi. Çocuklar gibi mutlu, koca bir gülümseme ile seyrettim 15 dakika boyunca.
Akşam üsküdarda atıştırmıştık ama nohut pişirmeyi planladığımız için eve gelince kolları sıvadık. Yemek yapmak kolaymış aslında, hemen pişiverdi.
Cuma benim için mesai günü, ben işe giderken Burak gene kendi gezdi. Bu arada hava soğudukça soğuyor. Bir yandan yağmur ve rüzgar, titreyerek dolanıyorum etrafta.
Mesai bitimi eve döndüğümde Burak pilavı yapmış bile... ooo ziyafet diyerek yumulduk direk:) ayılıp bayıldığımız yemek de nohut. gülmeyin ben gerçekten çok severim:) Bu arada ben nohutu burak pilavı fazla pişirmiş. aslında gayet vasat durumdalar. ama körler sağırlar birbirini ağırlar modunda mmm mmmm diyerek yedik ikimiz de:))) Yemekten kendimize gelince 9 gibi caddeye gittik ama hava hala soğuk. Bir de şemsiye unutunca hzılanan yağmur panik etti biraz. neyse montları siper kapağı attık bir bara. Baktım balkon kapalı ve sigara içenler var. Hemen cazladım garsonlara:) Burak garibim benim bu tutumumdan muzdarip ama ses edemiyor. Dedim sen susarsan ben susarsam nasıl çıkıcaz karanlıklardan:)
Cumartesi gök delinmişti. Burak'ı evde bırakıp derse gittim. Benden başka sadece 3 öğrenci vardı, özel ders gibi soru çözdük bol bol. Ben sevmeye başladım bu işi. Açılardan sonra tam sayılar geldi şimdi de, düşe kalka gidiyoruz bakalım.
Ders sonrası eve geldim, yemek faslından sonra evden çıkmamız gene 7 filan oldu. Çılgın bir dolmuş şöförüne denk gelerekten o trafikte yaklaşık 35-40 dakikada taksime vardık. Soğuğa rağmen biraz beyoğlu turu atıp çiçek pasajında konakladık. rakı-meze-muhabbet ardından bir de nevizade de bira molası. Gittiğimiz yerde içenler vardı, ben gene sigara konusunda marıza çıkardım:))
Pazar dönüş günü. ama çocuk dönecek ya, yağmur kesildi!!! otobüsü 2de. servis 1 de. dedim ooo çok zaman, yeri bulursan ben seni bırakırım. daha önce kamil koç'a hiç gitmemiştim. Burak da bulurum dedi. Biz çıktık yola. Şuralarda bir yerlerde olması lazım dedi ama dolanıp durduk. Tabi ben direk gerildim. Klavuzu karga olanın... neyse yeri bulduk sonunda ama bende surat çarşamba pazarı. Bazen diyorum iyi katlanıyorlar bana:))) Zaten kamil koç'u da hiç sevmem. Yerleri mahşer alanı gibi. İnen binen belli değil, otobüsler hınca hınç. 5 dakikada bir biyerler bişey kalkıyor. Allahım dedim, varandan şaşan şaşı olsun. Burak'ın da burnundan getirdim, ne var bu salak şirketle niye giidyorsun vs:))) Yolda gerildim ya, herşey batıyor. Neyse 15 dakika rötarla da olsa otobüsü geldi de dırdırımdan kurtuldu çocukcağız.
Misafir gelip de gidince çok bozuluyorum. Güzel vakit geçirip de sonra tek başına eve girmek sinir bişey. Ben de o yüzden önce dans pratiğine gittim. 2 saat orda oyalanıp eve öyle döndüm. sonra? tv başında pinekleme...
Bu arada hava çok soğudu. Sonbaharı es geçip kışa geldik resmen!