11 Şubat 2016 Perşembe
duygulandım da duruldum
geçen gün minnoşum aradı. dedi ki mart sonunu boş bırak. mart sonu malum benim doğumgünü. bu sefer beni bir yerlere götürecekmiş. neresi olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. yurtiçi mi yurtdışı mı onu da bilmiyorum. ama sanırım yurtdışı. cumartesi gidip salı dönecekmişiz. iki gün izin almam gerekecek. haftasonu da almancayı ekeceğim. önce çok mutlu olmadım bu detaya ama minnoşum ilk haberi verdiğinde öyle duygulandım ki sonrasında hiiiç umursamadım. kendimi özel ve önemli hissettim:) meğer ne çok ihtiyacım varmış bu duyguya. sonra aslında kendimi çok nankör de hissettim. etrafımda bana bu kadar değer veren bu kadar çok insan varken ben neden hala kimseye güvenmiyor ve kendimi yalnız görüyorum diye sorguladım. bendeki bu güvensizliğin temeli ne gerçekten bilmiyorum. annemin çok erken babamın erken gitmesi mi acaba? ay neyse şimdi bunu tartışmanın yeri ve zamanı değil...
öyle işte. ablam beni doğumgünü kutlamasına götürecek:))) çocuk gibi hissettim kendimi, sahiplenilmek iyi geldi:)
yazalım yeniden
bu aralar tonlarca duygu ve düşünce üşüşüyor beynime. yazmaktan o kadar uzaklaşmışım ki yazmak aklıma bile gelmiyor. dün birden "ya ben neden yazmıyorum bunları" diye düşündüm. sonra yine unuttum gitti...
en son pek kıymetli dizimden bahsetmişim. evet bitti. hem de böyle pat diye, havada kalmış, aslında haftaya devamı gelecekmiş gibi bitti. tabi bunun böyle olacağını biliyorduk ama işte insan yine de kendine söz geçiremiyor. bölüm bittiğinde bir an yeni fragman çıkacak diye bekledim ama tabi ki çıkmadı.
aslında bunlar olalı sekiz gün oldu. yani üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti. bu bir hafta boyunca kendimi bu duruma alıştırmaya daha doğrusu kabul ettirmeye çalışıyorum. gerçi dedim ya kabul etmesen kaç yazar:))) malum olanla ölene çare yok... ilk başlarda kendimi çok kötü hissettim. eski bölümleri açıp izleyemedim bile, sanki ben yarı yolda bırakmışım onları gibi yüzlerine bakamadım ama dedim ya zamanla kabullenmeye başladım durumu. şimdi hala arada açıp bakıyorum eski bölümlere. eskisi kadar çok değil ama özlüyorum.
onun yerine kendime farklı hedefler koyma yolundayım asıl. dedim ya, her challange benim savaşma güdümü kamçılar diye. ilk tepkim dizinin olduğu akşamı sporla doldurmak oldu. evet, inanması zor değil mi? ama yaptım, ve dün akşam ilk kez spor salonuna gittim. ben pilates diye gittim ama hocası ameliyat olduğu için crunch yaptırdılar bize. yaptırdılar derken tahmin edersiniz ki onlar yaptı, ben yapıyormuş gibi yaptım. hatta sonlara doğru yapıyormuş gibi yapmayı da bırakıp direk boylu boyunca yattım. dersin adı crunch, güya karın kaslarına yükleniliyor ama nedense benim boyun kaslarım ağrıyor. yanlışlıkla boynuma mı çok yüklendim nedir:)))
1 Şubat 2016 Pazartesi
uyansam diyorum bu sıkıcı uykudan...
ben bugüne kadar her acının altından bazen radikal bazen azimli kararlarla ve duruşlarla çıktım. babamı kaybettim, devletten istifa edip istanbula taşındım mesela. hayatımda verdiğim en radikal karardı. kendime ispat etmek istediğim bazı şeyler vardı çünkü. sonra kardeşim dediğim dostumu kaybettim, ondan da yıkılmama kararıyla çıktım. survival benim en önemli gücüm. her ne olursa olsun ayakta kalacaksın, yenilmeyeceksin, pes etmeyeceksin.
şimdi de mutluluk pınarımı kaybettim. ve yine yapmam gereken birşeyler olduğunu hissediyorum. içine çekilmiş olduğum bu uyuz yaşam tarzından çıkmalıyım biran önce.
mesela dansa başlasam yeniden diyorum. belki spora gitsem. hareket katsam biraz yaşantıma. yeni insanlar tanısam, yeni yerler görsem. uyuz uyuz oturmasam koltuğumda. kendimi oyalayacak birşeyler bulsam...
o herşeyden çok sevdiğim kırmızı koltuğumda daha az otursam. yada illa oturacaksam kitap okumak için olsa bu. daha çok kitap okusam mesela, daha az tv izlesem.
yemek yapmasını öğrensem, misafir çağırsam eve sık sık. sohbet etsek birlikte.
daha çok doğaya çıksam, yürüsem bol bol.
kayağa gitsem... o sonsuz beyazda kaybetsem kendimi. (tamam buna var daha ama bu da bir hedef)
keyif alsam yeniden hayattan. eski ben olsam...
28 Ocak 2016 Perşembe
Bitirilen "inadına aşk"ın ardından...
beni tekrar klavye başına oturtmayı başaran şeyin bir dizi olması ne kadar ilginç değil mi? ama öyle. yine duygularım kontrol altına alamadığım bir hale geldi ve yine ne kimseye anlatabilirim ne de kimse beni anlar.
yaz ortası falandı ben bu diziyi izlemeye başladığımda. beni ne çekti emin değilim ama sevimli geldi birşeyi, hadi izleyeyim dedim. sanırım 2. yada 3. bölümdü. nasıl sardı anlatamam. hemen kaçırdıklarımı da bulup izlemeye başladım. son derece neşeli, hareketli, yan karakterlerin bile bol yer kapladığı hepsinden önemlisi mutlu, pozitif bir dizi. ne bir entrika var dizide, ne keder, ne duygu sömürüsü ne de şiddet. sadece aşk var, inat var ve kahkaha var. inatlaşırken bile öyle tatlı inatlaşıyorlar ki kızamıyorsun. dudağında bir bukle gülümseme ile uzasın gitsin, birbirlerini kışkırtmaya devam etsinler istiyorsun. dizi o kadar pozitif ki kendi içindeki en negatif olayı bile öyle bir anlatmışlar ki, gülmeden duramıyorsun. kızı abisi odaya kitliyor, fonda acıklı bir müzik ve keder yerine durumdan komedi çıkaran bir kendi kendine konuşma ile karşılaşıyorsun. bu acıklı sahnede bile gülmeden duramıyorsun. kahkahalarla izlediğim o kadar çok sahne var ki anlatamam.
itiraf ediyorum, ben bu dizinin her bölümünü defalarca izledim. her izlediğimde ise esprilerin bir o kadarını kaçırdığımı farkettim hep. hayatımda ilk kez bir dizinin senaristlerini merak ettim ben... ilk kez bu kadar güzel bir senaryoyu yaratan beyinleri merak ettim, araştırdım, buldum. ilk kez twitterdan üç senariste teşekkür mesajı attım. güncel esprileri, kıvrak dönüşleri, herşeyden önemlisi mutlu, pozitif bakışları ile hayran oldum kendilerine.
dizide farklı tarzlarda çiftler var ve her bir çift ayrı güzel. hepsi de öyle sempatik öyle candan duruyorlar ki... hele başroldeki yalın (can yaman) ve defne (açelya topaloğlu) bir anda taht kurdular yüreğimde. tamam can'ın nefes kesecek kadar yakışıklı, açelya'nın da bir o kadar güzel ve sempatik olmasının bunda ayrı bir yeri var. ama sadece güzel ve yakışıklı olmak yetmez bir şeyi izletmeye. aralarındaki uyum müthiş. hele can'ın her bölümde kendini aşan oyunculuğu, açelya'nın mimikleri sözcüklere sığmaz. ikisi bir araya geldiklerinde sanki dizide oynamıyorlar, sanki onlar gerçekten defne ve yalın ve o sırada ben onları çaktırmadan pencereden izliyorum. son derece doğal, samimi... sonra her karakterin ayrı bir unsuru var ki birkaç bölüm geçmeden içine işliyor. yeşim (nilay)'in "tiii" leri, çınar (eren)'ın "bir dur da"ları, leyloş (yeşim)'un "ayol"u, hele hele de adem (mesut)'in "bittu.. kestuk!"ları. ha bir de son haftalarda diziye dahil olan polat (aras aydın)'ın "abisi" ve tavırları hiç farketmeden hayatımın bir parçası oldu. her hafta iple çektiğim, fragmanları için youtube'u mesken edindiğim, yetmezmiş gibi her bölümü tek tek indirip boşta kaldıkça tekrar tekrar izlediğim, hayatımın merkezi oldular birden bire. kendimi dizi gününe ve saatine göre ayarladım ben. hatta yeniyıla evde tek başıma girme kararı aldığımda bir gıdım üzülüp dertlenmediysem bunda ekranda inadına aşk olmasının etkisi çok büyük. yeni yıla evde tek başıma mutlu girmeme sebep olan şeydir bu dizi... tamam bunun çocukça geldiğinin farkındayım ama belki de mutlu birşeylere hasret kalmıştım.
tabi noldu, her güzel, dertsiz, mutlu şey gibi bu dizi de değer görmedi benim acı, entrika, duygu sömürüsü seven embesil halkım tarafımdan. düşen reytinlglerin sonunda final kararı aldılar diziye.
şimdi haftaya final var. daha hiçbir konu tamamlanmadan, anlatacak gülecek çok şey varken pat diye bitirecekler diziyi. bense kendimi terkedilmiş gibi hissediyorum. gerçekten. komik biliyorum ama kendimi resmen sevgilisi tarafından terkedilmiş gibi hissediyorum. üstelik terkedilmekte bir umut vardır belki döner diye. şimdi bende o umut da yok. yenilmiş hissediyorum kendimi. çaresiz, mutsuz.
komik diyeceksiniz, dalga geçeceksiniz, çocukça bulacaksınız belki. umurumda değil. bu kez imajmış, duruşmuş umurumda değil. evet ben bir fan'dım ve şu anda bu dizi bittiği için gözyaşı döküyorum.
işin daha kötüsü ne biliyor musunuz, elim gitmiyor artık diziye. oyuncuları, diziyi yüzüstü bırakan benmişim gibi hissediyorum ve yüzlerine bakamıyorum. ben bu kadar üzgünsem onlar ne durumdadır diye dertlenmekten alamıyorum kendimi. sevdiğine sahip çıkamamış gibi hissediyorum. öfkeleniyorum ama elimden birşey gelmiyor. çarşamba günü son bölümü nasıl izleyeceğim bilmiyorum. o son yazısına nasıl bakıcam inan bilemiyorum...:(
25 Kasım 2015 Çarşamba
Bu sene tatilin dibine vurdum...
evet, bu sene gerçekten de tatilin dibine vurdum. hatta o derece ki iznim kalmadı!!!
Önce Haziran'da bir hafta dalış ve 5 gün toscana gezimiz vardı. ama asıl konu o değil. asıl konu aybaşında yaptığım abd-meksika gezisi.
ABD-MEKSIKA TATİLİ:
bu sene dedim ki gitmişken biraz daha uzun kalayım ve 2.5 haftalık planladım kendisini. bunu planlarken de bildiğim yegane detay bu sürenin bir kısmında meksikada olacağım. ama nereye ve kaç günlüğüne gideceğim konusunda Janet bir türlü bilgi vermiyor. Hatta aslına bakarsanız abd ayağında da catalina adasına gidelim demiştik. gidip gitmeyeceğimiz ancak ben oradayken netleşti.
Day1: Çarşamba uzuuuuun sürecek uçuşa sabah 9:30 gibi Ankara'dan başladım. 13 sularında da LA uçuşuna geçildi. Mil bilet sağolsun business uçuyorum, keyfim tıkır. koltuğa yayıldım, servis süper. derken saat 4 sularında kabin ışıkları kapandı ve millet uykuya yatırıldı. hostese gidip "ne bu yaa, kreş mi burası, öğlen uykusuna yatırdınız milleti" dedim. güldük vs, sonra ben de 1 saat içinde sıkıntıdan pes edip uykuya geçtim.
LA iniş CA saatiyle 4-5 gibi ancak benim alandan çıkışım 7! murphy sağolsun en yavaş pasaport kuyruğundayım! eve varış 9, ancak Janet beni bir türlü uyutmaz çünkü meksikayı planlamamız lazım!
Day2: CDM... tembel bir gün, hiçbir şey yapmadan evde pineklemece, starbucksa gidip online dizi izlemece. 5 gibi Irene beni aldı, hemen birer cha attırdık, ardından Deniz'e bbq partisine. bütün kızları gördüm orada, iyi oldu.
Day3: Öğlene kadar tembel modu, öğlen Irene beni aldı, önce biraz Orange'da bir mall'a gittik. ben azıcık bir alışveriş yaptım. harbi az ama. ardından sushi vs sonrasında balboa island ve birer içki.
Day4: evet catalina adasına gidebiliyoruz. ancak Janet'ın toparlanıp çıkması 2yi geçince ancak 3 feribotu ile. ada çok güzelmiş. açız. hemen bir meksika restoranı, birer margarita, güzel yemekler. akşam etrafta biraz dolanmaca.
Day5: pazar sabah kalkış, sydney ile kısa bir tur, kahvaltı ardından deniz. ilk kez okyanus sıcak. rahat rahat yüzebildik. akşam long beach'e dönüş. feribottan indik, tam arabaya gideceğiz, otopark fişini çıkarmak için elimi cüzdana attım ki cüzdan yok!!!! dehşet içinde Janet'a söyleyip içeri koştum. Adamlar hemen anons geçtiler, feribotu temizleyenler bulup getirdi. o an aklımdan geçen "iyi ki fişi yanıma almışım, arabada bıraksam cüzdanın olmadığını kimbilir taaa ne zaman farkedecektim". o heyecanın ardından Janet'in annesi ve yeğeni ile yemek ve eve dönüş.
Day6: bugün yegane boş günüm. 1-2 sipariş için fashion islan'a yürüdüm. ne severim kendisini. gerçi zaman kısa, hemen halletmek lazım işleri. jet gibi alınacaklar alınır ve 2 gibi Nur ve Mehmet'le buluşup Laguna Beach'deki The Deck'e gidilir. sahilde hoş bir cafe. yemek sohbet, sahilde dolaşma vs derken pts de bitti.
Day7-8: Iki günlük Napa kaçamağı bugün başlıyor. Carol sağolsun beni alana bıraktı. Meksika bavulunu Janet getireceği için sırt çantamda pijama ve yedek bir t-shirt ile düştüm yola. Irene beni SF den karşıladı. gelirken Tartine'e uğramış. hayatımda yediğim en güzel ekleri yedim desem! yanında bir sürü başka pastry de var ama ekler 10 numara 5 yıldız.
buluşunca hemen yola koyulduk. o aksam bir ertesi gün 3 adet winery gezip bol bol içtik. Dean and Deluca'dan bilimum peynir, somon vs alıp çoğunu bitiremeden dönüş yoluna geçtik.
bundan sonrası tam macera aslında ama sonra...
29 Temmuz 2015 Çarşamba
ayh!!!
çok sıkıldım... evet hayatımın son döneminin en kısa özeti...
uzun koşturmaca dönemi sonrası kendimi rölantiye aldım ama bu rölanti de içimi sıktı sanırım. gerçi koşturmaca modundayken de neyden ne kadar zevk alıyordum çok da emin değilim. neyse sonuç olarak sıkıldım işte:( işten de, evden de, ankara'dan da, herşeyden sıkıldım. ben uzuuuun bir tatile çıksam.
böyle diyorum ama tatil fikri bile heyecanlandırmıyor beni.
belki de ben heyecan özledim, değişiklik özledim. macera özledim... mücadeleden, monotonluktan sıkıldım.
ayh! yemin ederim hayattan sıkıldım ben:(((
25 Şubat 2015 Çarşamba
acıların çocuğuyum...
aslında amacım haftasonu gittiğim Kıbrıs gezisini yazmaktı ama sabah gittiğim fizik tedavi canımı o kadar yaktı ki sabahtan beri başka birşey düşünemez oldum. garibim öyle bir travmaya uğradı ki pamuklara sarmalayıp yatsam anca kendine gelecek. hatta 3 gün falan yatmam lazım sanırım. bir de yarın sabah yeniden gitmem lazım. asıl onun şokundayım an itibariyle.
önce sabah 8e verdiler randevuyu. sabahın sekizinde ftr mi olur yaa, ben daha gözümü tam açamamışken acıyla bağırmak hiç eğlenceli bir durum değil şahsen. ilk olarak bileğe elektrik veriyorlar, kaslar titriyor kendi kendine. benim orta parmak akımı yer yemez öyle komik kasıldı ki anlatamam. garip bir his. sonra 15-20 dakika içinde talaş gibi birşey olan bir kazana sokuyorsun kolunu. ısıtıyor orada kasları. sonra da işkence başlıyor zaten. bir sağa büküyor bir sola. çığlık atınca açını koruyor. which means o süre boyunca acı devam ediyor. son olarak bileğimi öyle bir büktü ki çaat diye ses geldi. ben orda çığlık modunda. bir de panikledim o ses çıkınca. meğer çıkması istenirmiş çünkü kireçlenme o şekilde açılıyormuş.
falan filan. sonuç olarak mutsuzum ben:( yazık değil mi bileğime, habire hırpalıyorlar:(((
2 Şubat 2015 Pazartesi
tek elli hayat
tek elle 4. haftayı tamamlamış bulunuyorum. bir şekilde hayatı devam ettiriyorum ama gerçekten yorucu ve bunaltıcı bir durum. her iş gereğinden fazla zaman alıyor, en ufak bir harekette canın yanıyor falan. ama işte bir şekilde idare ediyorsun.
geçen gün tek elle yapılamayan işler listesi oluşturmaya başladım. şimdi sizlerle onu paylaşıcam: sırası yok, aklıma geldiği düzende.
1. saç toplamak: kesinlikle bir elle başarılamayan bir olay. hangi elin toplayacak da neyle toka takacaksın. mümkün değil, yada ben yolunu bulamadım. o yüzden habire ördürüyorum.
2. saç taramak: hadi canım dediniz di mi? tarayın da görün babayı. hele bir de saçınız karışmışsa. kısa saçlıysanız olabilir ama saçınız uzunsa beraberinde bir tutam saçı veriverirler elinize. acısı da cabası.
3. ayakkabı bağlamak: itirazı olan?
4. damacanadan şişeye veya bardağa su doldurmak: bardak geniş ağızlıysa yere koyup denk getirebilirsin, aksi takdirde etrafa saçılan suları kurulamazsan bir de kayıp ayağını bacağını kırma riskin doğar. tek yolu damacanın önüne geniş ağızlı bir sürahi yerleştirip onu doldurmak. ondan şişe yada bardağa aktarmak daha kolay.
5. diş ipi kullanmak: itiraz olan? - bunun için de çözümü kendinden dişipi olan kürdanları kullanmakta buldum. faideli aletler.
6. lens takma: ben tek elle hem gözümü açıp hem de lensi takmayı başaramadım. tabi bir de lensi kutudan çıkarma ve parmağa yerleştirme süreci var. dediğim gibi ben yapamadım, becerebilen varsa saygıyla önünde eğiliyorum. ancak dirsek serbest kalınca bu da yapılabiliyor. en azından alçılı eli göze yaklaştırabiliyorsun:)
7. tabaktaki son lokmaya ulaşma: tabak sıyırma veya son lokmaya ulaşma tam bir hayal. belki çalışan el baskın el olursa yapılabilir ama ben sol elimle tabağı sıyırmayı henüz beceremedim. çorbada kaseyi direk tepeme dikip olayı öyle neticelendiriyorum.
8. saç yıkama: saçın kısa ise bir şansın olabilir ama tek elle uzun saçı yıkamaya kalkışmadım bile. tıpış tıpış gidiyorum kuaföre, yıkıyor, fönlüyor ve örüp gönderiyorlar beni.
9. şişe açma: şişeyi alçılı kolun altına arasına sıkıştırıp açabilirsin ama plastik şişe ise ıslanma ihtimalin çok yüksek:))
10. bilimum kesme/doğrama işleri: keseceğin şeyi neyle sabitlemeyi düşünüyorsun???
11. tırnak kesme: kırık kolu doğru açıya getiremediğin için o eli, parmaklarında zerre güç olmadığı ve tine doğru açıyı tutturma zorluğu sebebiyle diğer elin tırnağını kesmek imkansız:(
12. sütyen giyip çıkarmak: aç o kopçayı da göreyim. yada açtın diyelim nasıl geri takıcan???:)
bir de baskın eli kaybettiğin için çok zorlandığın işler var. mesela sol el ile yazı yazmak. 1. sınıf bebesi gibi bir yazın oluyor. dişini fırçalarken artık ne kadarını temizlediysem kardır diyerek fazla titizlenmeyeceksin. bir de sol elle maus kullanmak tam bir savaş. aynı şekilde klavye kullanmak da. sağ el destek olsun desen tek parmakla çok yavaş gidiyor ve alçının ağırlığı sebebiyle tez zamanda yoruluyorsun. yazının düşünce hızına yetişememssi de cabası. çok sinir bozucu.
bir de giyinip soyunma süreci var ki... hem uzun sürüyor hem de süper yoruyor insanı. zaten kolun alçıda olduğu için giyebildiğin kıyafet sınırlı. kolu geniş olanları seçmek zorundasın. onları da tek elle giyip yerleştirmek hakikaten yoruyor insanı. giyindikten sonra oturup dinlendiğimi biliyorum ben.
neyse 4 hafta bitti,inşallah 1-2 haftaya alçı kolumdan çıkacak ve ben bu zorlukları hatırlamayacağım bile...
13 Ocak 2015 Salı
kendime ait kaç gün:P
en çok korktuğum şey bilek kırmaktı. hani herhangi bir kemik belki ama ya bilek? eklemler vs... içim ürperirdi aklıma gelince... ve sonra başıma geldi:(
daha karın ilk günü, etraf bembeyaz. haftalardır bu anın özlemini çekiyorum. kar yağacak yağacak ve ben karlarda yuvariğnenlanıcam. bu hayal ve mutlulukla çıktım evden. sanırım 10 adım falan atmıştım ki hoop kayıp oturdum yere. oturmadan az evvel de tüm hızım ve ağırlığımla sağ el bileğimi yandaki beton bloğun köşesine geçirdim. o anda hissettiğim ağrının tarifi zor. bir süre düştüğüm yerden kalkamadım netekim. bir miktar inledikten sonra kalktım yerden. etrafımdakilerin dehşet bakışları altında kolumu oynatmadan eldiveni çıkardım. bileğin garip pozisyonu zaten şüpheye mahal bırakmıyor... doğru başkent acile. acildeki uzman görünce direk kırık dedi zaten. ortopediden uzmanların gelmesi biraz zaman aldı. sonra beni röntgene yolladılar. pek güzel kırmışım bileği. çökmeli parçalı harika bir kırık. yerleştirip alçıya alıcaz dediler. kaçasım geldi odadan. bir yandan aynı odada kafasını yarmış amcaya zımba basıyorlar amca inliyor... çok sinir bozucu bir durum. bayıltın beni dedim olmaz dediler. o ağrıya nasıl dayanayım. ısıracak bişey verin dedim. nihayet ikna oldular. sonra koluma bir iğne yaptılar, tam bileğe, kırığın oraya. o iğne herneydiyse onca çekiştirmeye hiçbir şey hissetmedim. ama ne çekiştirdiler kolumu biri dirsekten asıldı diğeri parmaklardan. onlar çekerken bir üçüncü yerleştirdi kemiği. sonra bir film daha. oturmuş yerine düzgünce. en sonunda da kolumu omza kadar alçıya aldılar. devasa bir alçı... pembe delikli alçı istedim ama ellerinde anca amele versiyonu varmış:)))
iğneden sonra ağrıkesici vs ile geçirdim günü. ama akşam sıkmaya başladı alçı. birara panik atak oldum sanırım çünkü bayılıcam sandım. en son su altında öyle panik olmuştum. çıkış bulamadım alçıdan. neyse çilerle hastaneye gidip alçıya delik açtırdım. biraz iyi geldi o delik.
2 gün öyle kolum tepede gezdim. gezdim derken tüm gün evdeyim, doktor kontrolü hariç. sonra uğur hocamı aradım. sağolsun önce 2 gün atele aldı kolumu sonra yeniden dirsek üstünden ama en azından daha medeni bir alçı.
şimdi robokop gibi geziyorum etrafta. kolu bükemeyince ve eli kullanamayınca birçok şeyi yapmak zor.
mesela tek elle saçını toplayamıyormuşsun. ha bir de banyo biraz dert. giyinip soyunmak zahmetli, alçının geçtiği kıyafet sınırlı. dişini iple temizleyemiyorsun mesela yada ayakkabı bağlayamıyorsun...
vs vs..
işte böyle. 4-6 hafta dediler. 3-5 hafta kaldı özgürlüğüme...
allah daimi böyle olanlara yardım etsin...
1 Ocak 2015 Perşembe
Kendime ait bir gün...
son zamanların en güzel gününü geçiriyorum sanırım. yataktan istediğim saatte uyandım. gün boyunca yapmam gereken herhangi birşey yok ve ben canım ne istiyorsa onu yapmakta özgürüm. ve ben canım ne yapmak istiyorsa onu yapıyorum. ne verilmiş bir söz, ne planlanmış bir olay. hiçbirşey... sadece ben ve keyfim.
keyfim bugün 10 sularında kalkmak istedi yataktan. ben de öyle yaptım. sonra oyun oynamak istedim ve oynadım. sıkılınca kahvaltımı hazırlayıp tv karşısına geçtim. son favori dizim arrow'dan 2 bölüm çaktım peşpeşe. ardından havanın ne kadar güzel olduğunu farkettim ve evin karşısındaki pet shop'un açık olduğunu. bu havada evde oturmak çok yazık olacaktı. (bu arada havayı tarif edeyim. yağmur yağmış, heryer ıslak ama müthiş bir serinlik var. güneş yok ama aydınlık. dışarısı için ideal) neyse çıkıp önce bir tasma aldım sonra da vişneliğe gittim. tasması kayıplara karıştığında beri sasha'yı (vişneliğin oraya terkedilen dünya güzeli bir haski) gezdirememiştim. çıldırdı garibim. çıktık bir 45 dakika sasha ile dolandık. dolandık derken daha çok o beni sürükledi yollarda. yine abuk subuk köpeklere rastladık ve hemen rota değiştirdik. allahtan böyle durumlarda söz dinliyor, hiç diklenmiyor. 45 dakika sonunda ikimiz de yorulmuştuk. onu yerine bağladım ben eve döndüm. o sırada canım kahve istedi. arabayı evin oraya parkedip starbucksa yürüdüm. migrostan 1-2 birşey aldım, ardından kahvemi alıp eve döndüm. yol üzerinde mağazalara uğrayıp aylak aylak ev için masa örtüsü, alez gibi ıvır zıvır şeyler aldım.
ama daha güzeli yoldaki panoda cts akşamı jolly joker de yaşar olduğunu gördüm. hemen program olayına girdim. cts ofis yemeği var ama olsun, yemek sonrası süper olur:)
neyse şimdi de eve geldim, bir yandan kahvemi yudumluyorum bir yandan da bu satırları yazıyorum. uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu ve mutluyum.
24 Aralık 2014 Çarşamba
hadi hadi hadi...
gene sabırsız ruh halim beni ele geçirmeye başladı. Hadi biran önce almanca öğreneyim, hadi biran önce şu vermem gereken 30 kiloyu vereyim. hadi oyun bir an önce bitsin de sahneye çıkalım... e hadi ama!
bilemiyorum ama bu aralar yapmak istediğim herşey bir an önce olsun istiyorum. kendimi dizginleme çabalarım çok bir işe yaramıyor. hızlı koşan at çabuk yorulur misali ben de gelişmeler yavaş olunca hevesimi kaybedip vazgeçicem diye korkuyorum bir yandan da. o yüzden yavaşlamam ve sakinlemem lazım.
yapmak istediğim o kadar çok şey var ki. okumak istediğim onlarca kitap, izlemek istediğim yüzlerce dizi/film/tiyatro/opera/bale, gitmek istediğim birçok şehir, görmek istediğim birçok arkadaş... zaman? işte bir o yok. bir de para tabi... yani kısıtlı imkanlar...
gün 24 saat olmasın, iş çok zaman almasın. haftalık programıma bakıp "ayyy şu günüm de boş, naapsam ki?" diyebileyim. programlar çakışmasın, hiçbir şey eksik kalmasın...
işte aynen bu ruh haliyle bitiriyorum bu seneyi. yapmak istediklerine yetişemeyen, "şimdi ne yapsam ki?" diyecek zamanı olmayan bir durumda. yok bir dakika yanlış anlama olmasın, boş boş oturup oyun oynadığım saatler de çok. işte o saatlerde de salak salak oyun oynamamak istiyorum. aslında bu da benim elimde değil mi.. hmm bunu iyi ki yazdım buraya:)
şaka bir yana gerçekten bazı şeylerin hızlı ilerlemesini istiyorum bu aralar. ilerlesin ki ben sıkılıp vazgeçmeyeyim... ilerlesin ki kendime hedef koyup başardığımı göreyim ve yeni hedefler koyabileyim...
ilerlesin işte... ben vazgeçmeden, pes etmeden ilerlesin:)
20 Aralık 2014 Cumartesi
nedensizce...
binbir türlü değişik duygular içerisindeyim bugün. son 1 saat içinde hem hüzünlenip hem sinirlenip gözyaşları döktüm...
önce dünyanın ne kadar küçük bir yer olduğunun bir ispatını daha yaşadım bugün. nermin'cim çok sevdiği ve "çok kafa, çok iyi anlaşırsınız" dediği bir arkadaşı ile tanıştırdı bugün beni. aslında bir 6 aydır falan tanıştıracaktı da en sonunda "e hani ama" diyince bugüne nasip oldu. buluştuk 3ümüz, hatta önce kentpark denildi ama görsen sanki bütün ankara orada. park yeri bulmam mümkün görünmeyince aldım onları doğru tepe prime'a. daha ilk saniyeden çocuğu sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi. sonra nerdensin vs derken hem oturduğu yer, hem de ismi ve çalıştığı yeri bir de yüzünün benzerliğini birleştirince bende şimşek çaktı. benim en eski, en çok sevdiğim, kankam olan ama yıllardır dünyanın öbür ucunda olduğu için görüşemediğimiz bir arkadaşımın abisi!!!
dedim sen özgenin abisisin. o anda o da anımsadı beni. senin adın çok geçerdi diye. nermin dumur bir şekilde bize bakıyor. dedim ki kendisinin de haberi var, dolayısıyla söylememde mahsur yok. özge benim üniversiteden beri çok ama çok sevdiğim ve o yıllarda sırıl sıklam aşık olduğum çocuktu. nermin dumur oldu tabi. niye olmadı vs. dedim olmadı işte üzerinden 20 yıl geçmiş, onun mu sorgusunu yapacağız şimdi. nerden nereye... hemen fotolar çekildi ve gönderildi kendisine tabi ki...
ama abisini görünce özge'yi ne kadar özlediğimi farkettim. içim buruldu resmen. sonra belki de sohbetin de tesiri ile yaşayamadığıöm, küçük salaklıklarım veya korkularım yüzünden elimden kaçan mutluluklara hüzünlendim. sonra bunu birine anlatmak istedim. normalde hiçbir tereddüt etmeden anlatacağım kişiye artık anlatamadığıma da hüzünlendim.
sonra eve geldiğimde otoparkın girişine park eden bir adama sinirlenip kendisi ile dükkanın içinde kavga ettim. dükkandakilere de ayıp oldu gerçi. sonra da sinirimden oturup ağladım.
şu anda da sinirimden, hüznümden, ondan bundan saçma sapan bir şekilde ağlıyorum işte...
16 Aralık 2014 Salı
new year (or age) resolutions
bu sonbahar ile bana birşeyler olmaya başladı. hayatımda bir değişiklik yapma ihtiyacı yada gereği duymaya başladım. 40 yaş bunalımı gibi de değil aslında, sorgulamıyorum yani hiçbir şeyi, daha çok daha kayda değer şeyler yapıp kendime oyalanmamı sağlayacak değer katacak birşeyler.
ilk adımı sanırım evi taşıyarak yaptım. ikinci adım diyetisyene 256326653. defa başlamak oldu. yavaş gidiyor ama en azından gidiyor. şimdi evde geçirdiğim boş zamanlara kafayı takmış bulunuyorum. evet oturup saatlerce mal gibi dizi izlemeyi seviyorum ama bir yandan bu olaydan sıkılıyorum da. onun için üçüncü adım olarak kendime almanya öğrenme hedefi koydum. eminim bundan çok pişman olacağım ancak bu haftasonu almanca kursuna başlıyorum. hem de sabah 9:30 seansına. diğer bir deyişle şu çok sevdiğim haftasonu uykularım hikaye olacak. ve son olarak da yemek yapmayı öğrenmeye karar verdim. şu yaşıma geldim evimde yemekli misafir ağırlayamadım daha. başta takmıyordum ama son zamanlarda kendimi çok sefil hissetmeye başladım bu konuda. o yüzden bir sonraki adım da arada değişik yemekler pişirip arkadaşlarımın üzerinde denemek olacak:)
gönüllü olan?
1 Aralık 2014 Pazartesi
Vazgeçebilmek...
öncelikle bu yazıyı yazarken kendi kendimi yayınlama konusunda ikna etmem gerekiyor. (eğer okuyorsanız başarmışım demektir:))
bir süredir kafamdaki bu çelişkiyi satırlara dökemememin arkasında bu ikilem yatıyor. yada belki de düşüncelerimi netleştiremememin üzerine bu da ekleniyor da olabilir.
konu ilişkiler. yada benim ilişkilerim. yani ikili ilişkilerim. bir süredir hayatımda çok büyük bir yeri olmuş olan bir arkadaşımla uzaklaştık. sorun bende yada onda veya ikimizde. sorun o değil. sorun benim bakış açımda. çok nadide bir şeyin yok olduğunu görüyorum. hatta görmeyi bırak içinde yaşıyorum. ancak bu yok oluşa tepkim yok veya var da, değişik. bu değişikliğin sebebini ben de bilemiyorum. bazen kızıyorum bazen üzülüyorum bazen hüzünleniyorum ama hangisi esas olan, hangisi ağır basan işte onu bilemiyorum.
daha ilk adımda olayın ilk haftasında gelen bir mesaja nasıl tepki vereceğime karar verememekle başladı bu kargaşa. çok farklı duygular içeren birçok mesajı yazıp yazıp sildim. "canın cehenneme"den tut da "kararın ne olursa olsun ben hep buradayım" a kadar. ancak ne istediğime karar veremediğim için hiçbirini yazamadım. yazmadım.
ek not: geri dönüp okuyunca farkettim ki aslında olayın ilk adımı daha öncesine, bizi ters düşüren ana denk geliyor. ama belki de o adım aylardır üstü kapalı tutan bir durumu su yüzüne çıkarıyor. bunu bile bile bu adımı atmış da olabilirim. bilinç altımla ne olacaksa olsun demiş de olabilrim. bilmiyorum. herneyse...
bir insanın başka birini ne pahasına olursa olsun hayatında tutma kararı nasıl alınır, yada alınır mı bilemiyorum. oldum olası lüzumsuz bir gururum olmuştur. beni istemeyeni ben hiç istemem. oldum olası bir inadım olmuştur. ben buyum. beni seven böyle sevsin yada sevmesin. belki son söylediğim bir yalan. çünkü ben buyum ama herkes beni sevsin sevdamdan daha ancak yeni yeni vazgeçebiliyorum. beni sevmiyor musun? olabilir, tabi ki böyle bir hakkın var. peki bu benim senin hakkındaki düşüncemi etkiler mi? sanırım evet. nedense çok umurumda olmayan bir insan için "ay seni çok sevmiş" gibi bir yorum duysam hemen sempati yapar sevmeye başlar, hatta bu sevgisini daha da beslemek içgüdüsüyle daha bile iyi davranırım. evet bu da incelenmesi gereken bir durum.
evet ne diyordum. hayatında tutma azmi... yada duygusu... nedir bu işte bunu bilemiyorum.
hayatımda tutmak isteyip istemediğimi de bilmiyorum. yada bunun için çaba harcayıp harcamamak. belki karşı taraftan bir adım gelmediğini görmek beni çaba harcama konusunda olumsuz etkiliyor ve nasıl isterse moduna sokuyor, bilmiyorum. ama cevap veremediğim konu işte ben nasıl istiyorum. ne hissediyorum ve neden böyle hissediyorum. bunun cevabını bulamıyorum. bazen kızıyorum, bazen hüzünleniyorum, hep üzülüyorum ama sonra hüznü kovalıyorum. onun kararı diyip geçiyorum ama gerçekten onun kararı mı yani benim bundaki rolüm ne emin olamıyorum.
bunun daha uç boyutunu düşünelim. aşk boyutunu... aşık olduğun bir adamı ne pahasına olursa olsun hayatında tutmak, geri kazanmak mıdır olay yoksa başını dik tutmak mı? yıllar önce denedim, saçma sapan bir sebeple bana ters davranan, neredeyse suratıma bile bakmayan bir adamı azimle geri kazandım. ama "tamam seni affediyorum" dediği o an kendimi o kadar küçük hissettim ki anlatamam. ve benim için herşey o anda bitti. saygı, sevgi herşey... kendimi aşağılanmış hissettim ve ondan uzaklaştım. işte bu yüzden kendime olan saygımı hep en ön planda tutuyorum sanırım. yanlış anlaşılmasın, hatalı olduğumda özür dilerim. ama reddedildiğimde asla geri dönmem. belki bunun acısını çekiyorum şu anda. reddedilme, küçük düşme korkusu ile yaşayamadığım şeyleri düşündükçe çok üzülüyorum. ama biri cesaretsizlik diğeri gurur...
işi daha da komplike hale getireyim. kendi gururumu el üstünde tuttuğum kadar karşımdakinden de aynı tavrı beklerim. ezilip büzülen, yalvaran tipte insanlar bana çok itici gelir. dik durup hatasıyla yüzleşmek yada talebini dik bir şekilde dile getirmek.. kendine güvenmek ve bunu sergilemek..
neyse konu nerden nereye geldi.. işte benim zorlandığım konu bu... gurur ve sevgi ikilemi... ne olursa olsun hayatında tutmak mı yoksa vazgeçmek mi?
17 Ekim 2014 Cuma
Tembel taşınması
Şimdi bu olay şöyle oluyor. Taşınmanın ilk günü harala gürele büyük eşyalar kurulup ıvır zıvır içlerine rastgele tıkılıyor. sonra sen elzem olanları o gazla yerlerine yerleştiriyorsun. sonra açıktakileri görünce için kararıyor ancak yorulduğun için de gözünde büyüyor ve onları da bir yerlere tıkıyorsun. sonra bir yerlere tıkamadığın ama tıkılması gereken ıvır zıvırlar kalıyor ortalıkta. işte onlar öylece kalıyor:) sanki düzenliymişçesine üstüste koyup öylece bırakıyorsun. her yanından geçisinde sana selam duruyorlar ama sen görmezden geliyorsun. tamam aklımdasın diyorsun ama elini atmıyorsun.
Şu anda evim aynen bu durumda:) el atmam ve düzenlemem gereken 2 oda var ama ben onlara sanki düzgünlermiş gibi davranıyorum.
Dün akşam ayıp olmasın diye dvd ve cd lerimi dolaba tıktım. dizdim diyemeyeceğim çünkü herhangi bir sıralama gözetmedim:) sonra da sanki büyük bir iş yapmışım gibi kendime aferin diyip oturup tv izledim:) ha bir de buzdolabıma magnetlerimi dizdim. kırıkları tamir etmek üzere bir kenara ayırdım. yersen:)
bir yandan da yapılması gereken bir sürü tadilat var evde. gevşemiş/kırılmış menteşeler ve kapak kulpları. o daha kapsamlı bir iş ama. alışveriş gerektiriyor:)
ha bir de asıl perdeler var yaaa!!! mutfak ve bir odada perde yok. kabak gibi ortadayım resmen!!! ama o da alışveriş gerektiriyor:)
istanbulda eve yerleşmem 4.5 yılımı almıştı. zaten o süre sonunda da taşınmıştım. sanırım burası da benzer olacak:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

