Sayfalar

19 Şubat 2016 Cuma

protein shake

yemin ediyorum beni benden alıyor bu protein shake denen şey. hergün midem bulana bulana, resmen görev gibi içiyorum. ya sabır diyerekten. bir de su sorunu var tabi. eskiden mümkün olsa damacana ile su içen ben sudan soğudum resmen. şimdi içebilmek için içine limon damlatıyorum ve öyle içebiliyorum. haha az önce yeni bir taktik geliştirdim. 2 yudum shake bir yudum çay, iki yudum shake, bir yudum limonlu su:)))

15 Şubat 2016 Pazartesi

salağım lan ben

zekiyim falan diye geçiniyorum ama bildiğin salağım. şimdi; ne zamandır tweeter instagram vs çıkmıyorum ya ben, haliyle internet paketim bitti. dur ek paket alayım diye hemen turkcell'in sayfasına girdim. bu arada bir de şu 4.5G geyiği var, bir süredir burnumun dibindeki bayiye gidip simkart değiştirecem, tembellikten öteleyip duruyorum. sayfada eşek kadar "simkartını yenileyene 1GB internet hediye" diyor. ben bunu gördüm ama idrak edemedim. gittim 1 GB ek internet satın aldım. ondan sonra da "ay amma üşendin selen, git değiştir şu kartını" diyerek çıkıp bir de turkcell'e gittim. kartı yeniledim, bana 1 GB internet hediye ettiler iyi mi.. salak selen, madem yapacan, para vermeden değiştirsene kartını, alsana zamanında hediye internetini!!! şimdi 1 hafta içinde tüketmem gereken 2 GB internetim oldu iyi mi:)))

küçük kaçamak

Dün Almanca kursumun son günüydü. 3. kuru da bitirmiş bulunuyorum. bu sefer süper tembel bir öğrenci olduğum için kursda öğretilenlerin sanırım %30-40 civarını öğrendim. ama allahtan zekiyim de sınıfı yine top 2 de bitirdim;) neyse konumuz bu değil tabi. dünün sevgililer günü olmasını fırsat bilerek (ben kutladığımdan değil ama kutlayanlar da gelmeyeceği için) provayı ektim. kurs dönüşü koştur koştur eve gelip hızla birşeyle yiyip provaya gitmek yerine sakin sakin döndüm evime. kapıda alt komşumla bir kahve içip sohbet ettim. biraz üşüyünce eve çıkıp kendime yemek hazırladım. inadına aşkın ilk bölümünü açıp baştan sona izledim. saat 16 sularında artık geç kalıyorum diyerek giyinip AŞK'a doğru yola çıktım. geçen hafta kontrol ettirdim, üyeliğim yıl sonuna kadar devam ediyormuş. neyse dün pilates dersi vardı. girdim sınıfa. ısınmada sorun yok ama gerisi nanay. ayakları kaldırın diyor, benimki kalkmıyor yerinden. millet 20 adet yapıyor ben 3-5. allahtan süper bir hocaya denk geldim. tek tek herkesle ilgileniyor. ilk geldiğimi bildiği için zorlama dedi. arada gelip kontrol ediyor falan. kör topal bitirdim dersi. ardından da attım kendimi havuza. 30-40 dakika kadar yüzdüm. son zamanlarda kendimi böyle mutlu hissetmemiştim. gerçi o yorgunluğun ve hamlığın üzerine zorladı biraz. kollarım yandı durdu. en son baktım ellerde karıncalanma başlıyor, abartma dedim çıktım havuzdan. çıkışta da birsenle yemek + çay/kahve yaptık. 10a geliyordu eve geldiğimde. iki aydır ilk kez kendime kendi zevkimce zaman ayırdım diye nasıl mutlu oldum anlatamam. yalnız şu anda karnımda sırtımda ne kadar kas varsa ayrı ağrıyor yeminle. ne ara çalıştınız siz de acı veriyorsunuz bana!!! neyse o bu değil de bu sefer azimliyim, o kaslar güçlenecek, gelecek kış kayağa gidilecek. nokta!

11 Şubat 2016 Perşembe

asıl neyi unuttum!!!

Ben size demedim di mi? gerçi son zamanlarda neyi dedin ki diyeceksiniz? haklısınız valla... ben bu 2015 sonunda çok ani ve radikal bir karar verdim. baktım bu şişkoluk ömür boyu devam edecek, baktım ben bu işi irade gücü ile çözemeyeceğim, dedim ki bana dışarıdan bir yaptırım gerek. aradım ablamı dedim bana doktor bul ben ameliyat olacağım. netekim oldum da. 14 aralık pazartesi günü ben tüp mide ameliyatı oldum. an itibariyle 2 ay dolmak üzere. memnun muyum? bilmeem. ama zaten ameliyatı olduktan sonra ister memnun ol, ister pişman, ne farkeder değil mi? ameliyatın ilk günü gerçekten zordu. uyandığımda sanki 100 beygir gücünde bir at göğsümü tekmeliyordu. yaklaşık 2 saat sonra "max doza ulaştık daha fazla ağrı kesici veremeyiz" lafını duymak hiç içaçıcı bir haber olmadı benim için. ama zamanla hafifledi ağrım. sonra kaldırıp yürüttüler akşama doğru. sürekli midemde bir yumruk hissi. yürürken "lan ne halt ettim ben" diye düşünmedim dersem yalan olur ama o saatte yapacak birşey kalmamıştı tabi. "hocam vazgeçtim ben, siz benim mideyi geri takın" gibi bir opsiyonum yoktu. napacaktık dolayısıyla? katlanacak ve iyileşene kadar sabredecektik. ilk gece kabus gibi geçti. 1-2 saatte bir uyanıp kustum. sindirilmiş kan kusmak pek hoş bir duygu (ve görüntü) değil. ama beklenen bir sonuç. ikinci gün yani ameliyatın ertesi günü sıvı alımına başlanması bekleniyor. ufak ufak su veya elma suyu gibi sıvılar içmem söylendi. doktor iç dedi ama midem doktorla aynı kanaatte değildi. içtiğim aynen geri çıktı. insan içtiği suyu bile kusar mı? kusuyormuş. kustum ben de. işin daha garibi ikinci gün sadece içtiklerimi kusmadım. bir de köpük çıkardım bol bol. evet bildiğiniz köpük! tas tas köpük kustum. hayır o kadar köpük nereden geldi anlamış değilim. acaba ameliyatta midemi deterjanla yıkadılar da içeride bir miktar unuttular mı diye düşünmedim desem yalan olur. (internette araştırdık, boş mide yaparmış öyle köpük:))) 3. gün (yani ameliyattan sonra 2. gün) ben ufak ufak sıvı almaya başladım. ama nasıl nazlıyım anlatamam. zorla içiyorum. görseniz sanki elimdeki zehir! ne nazlı hasta demişlerdir muhtemelen. ya o gün yada ertesi gün protein tozuna başlamam gerekiyor. ben de en sevdiğimden - çikolatalısından - almışım koca bir varil. dedim ki zaten çikolataya bayılırım, ne güzel işte, rahat rahat içerim. naaah içersin! evdeki hesap hiiç öyle değilmiş. allahım ne berbat birşeymiş o çikolatalı protein tozu. gitmiyor bir türlü. eziyetin önde gideni. içeceksin diyorlar da başka birşey demiyorlar. aldım mı başıma belayı. çocuk değilsin selen diyorum ama eziyetin önde gideni. velhasıl ben bu içememe sorunu sebebiyle normalden bir gece daha fazla kaldım hastanede. yeterli sıvı alabilir hale gelmeden salmıyorlar netekim. ben hala yeterince içemiyordum ama psikolojim giderek bozulmaya başlayınca doktorum kıyamadı ve taburcu ettiler sonunda. bu arada benim murphy ile ilişkim malum. kendisi ile son derece samimi bir birlikteliğimiz var. buna bir de doktor yakını olma durumu eklenince benim midede çıktı mı darlık. zaten düdük kadar bıraktıkları benim zavallı midem olmuş mu size kum saati gibi! o yüzden de benim yeme içme durumları normalden daha sıkıntılı hale geldi tabi. suyu iç, bekle ki ilk bölmeye yerleşsin, sonra darlıktan geçsin ki bir sonrakine yer açılsın falan. neyse başa gelen çekilir malum... bizimki de böyleymiş:) ondan sonraki 2 hafta benim çikolatalı protein tozu ile imtihanım şeklinde geçti. kendisinden o kadar nefret ediyorum ki içmemek için erteliyorum, ama onu içmeden almam gereken diğer besinlere geçemiyorum çünkü öncelik proteinde. akşama kadar zorlaya zorlaya ancak bitiriyorum vs. böyle olunca benim bu koca cüsse açlık sendromuna girip çakılmasın mı olduğu yere. 2 hafta boyunca günde max 300-500 kalori ile insan gıdım kilo vermez mi? vermeyebiliyormuş. netekim ben de öyle oldum. gıdım oynamadım. sonra bir gün etrafın da telkini ile muzlu protein tozunu denemeye karar verdim. muzlu sütten hiç haz etmem. ama allahtan daha 1. hafta dolmadan süt yerine su ile karıştırınca daha içilebilir olduğunu keşfetmiştim. hadi dedim, evdeki çikolata varili dursun (bir de pahalı şey anasını satiim) da ben şu muzluyu deneyeyim. allahtan bu sefer akıllıyım. varille değil daha küçük ölçekte olanından buldum. bu kiloluk. hiç unutmam 31 aralıkta ulaştı elime ve 1 ocak itibari ile dünyam değişti. meğer ben 2 hafta boyunca kendime boşu boşuna eziyet etmişim. meğer muzlusu (ve o cesaretke denediğim çileklisi) gayet kolay içilebiliyormuş!!! ben bu tozu değiştirince birden almam gereken diğer besinleri de almaya ve aynı anda kilo vermeye başladım. şimdi ameliyatı olalı 2 ay dolmak üzere. bebek gibi adım adım besin geçişleri yaptım. önce çorbalar, sonra püreler, sonra ezerek hazırlanmış sebzeler vs. artık çok iyi çiğnemek koşuluyla hemen hemen herşeyi yiyebiliyorum. kilo vermem normalden yavaş. bazen olduğum yerde 2 hafta saydığım oluyor. hatta 2 hafta önce +500 gr ile literatüre geçme yolunda emin adımlarla ilerliyordum. meğer az su içtiğimden öyle olmuş. suyu artırınca o inat da kırıldı.(ya ama yudum yudum su içmek de ne zevksiz bir olay!!! yeminle en çok özlediğim şey tepeye dikip lıkır lıkır su içmek:( ama işte 3. yudumda takılıp kalınca acısını sen çekiyorsun. şimdi her yemekte durup midemi dinlemem gerekiyor. buna nasıl tepki veriyor diye. bazen dalıp hızlı yersem sonra çok kıvranıyorum. resmen kırbaçla eğitim gibi birşey:) bana yavaş yemek yemeyi öğretiyor. bir de az yemeyi. eğer yanında birşey yoksa 2 köfte ile doyuyorum. geçen brokoli ve patates püresi ile geldi köfte. onlara sulanınca 2.ye yer kalmadı resmen! haha bir seferinde de tek yumurtadan scrambled eggs yapmıştım. ofiste işle ilgili birşeye sinirlendim. o sinirle dikkat etmeden hızlı yedim. öğlen 1 gibi yediğim yumurta akşam 9da hala midemde duruyordu. çok ekonomik bir midem oldu. böyle giderse 3-5 yıla ameliyat parasını çıkarmış olurum:))))

yolların fatihiyem...

duygulandım da duruldum

geçen gün minnoşum aradı. dedi ki mart sonunu boş bırak. mart sonu malum benim doğumgünü. bu sefer beni bir yerlere götürecekmiş. neresi olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. yurtiçi mi yurtdışı mı onu da bilmiyorum. ama sanırım yurtdışı. cumartesi gidip salı dönecekmişiz. iki gün izin almam gerekecek. haftasonu da almancayı ekeceğim. önce çok mutlu olmadım bu detaya ama minnoşum ilk haberi verdiğinde öyle duygulandım ki sonrasında hiiiç umursamadım. kendimi özel ve önemli hissettim:) meğer ne çok ihtiyacım varmış bu duyguya. sonra aslında kendimi çok nankör de hissettim. etrafımda bana bu kadar değer veren bu kadar çok insan varken ben neden hala kimseye güvenmiyor ve kendimi yalnız görüyorum diye sorguladım. bendeki bu güvensizliğin temeli ne gerçekten bilmiyorum. annemin çok erken babamın erken gitmesi mi acaba? ay neyse şimdi bunu tartışmanın yeri ve zamanı değil... öyle işte. ablam beni doğumgünü kutlamasına götürecek:))) çocuk gibi hissettim kendimi, sahiplenilmek iyi geldi:)

yazalım yeniden

bu aralar tonlarca duygu ve düşünce üşüşüyor beynime. yazmaktan o kadar uzaklaşmışım ki yazmak aklıma bile gelmiyor. dün birden "ya ben neden yazmıyorum bunları" diye düşündüm. sonra yine unuttum gitti... en son pek kıymetli dizimden bahsetmişim. evet bitti. hem de böyle pat diye, havada kalmış, aslında haftaya devamı gelecekmiş gibi bitti. tabi bunun böyle olacağını biliyorduk ama işte insan yine de kendine söz geçiremiyor. bölüm bittiğinde bir an yeni fragman çıkacak diye bekledim ama tabi ki çıkmadı. aslında bunlar olalı sekiz gün oldu. yani üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti. bu bir hafta boyunca kendimi bu duruma alıştırmaya daha doğrusu kabul ettirmeye çalışıyorum. gerçi dedim ya kabul etmesen kaç yazar:))) malum olanla ölene çare yok... ilk başlarda kendimi çok kötü hissettim. eski bölümleri açıp izleyemedim bile, sanki ben yarı yolda bırakmışım onları gibi yüzlerine bakamadım ama dedim ya zamanla kabullenmeye başladım durumu. şimdi hala arada açıp bakıyorum eski bölümlere. eskisi kadar çok değil ama özlüyorum. onun yerine kendime farklı hedefler koyma yolundayım asıl. dedim ya, her challange benim savaşma güdümü kamçılar diye. ilk tepkim dizinin olduğu akşamı sporla doldurmak oldu. evet, inanması zor değil mi? ama yaptım, ve dün akşam ilk kez spor salonuna gittim. ben pilates diye gittim ama hocası ameliyat olduğu için crunch yaptırdılar bize. yaptırdılar derken tahmin edersiniz ki onlar yaptı, ben yapıyormuş gibi yaptım. hatta sonlara doğru yapıyormuş gibi yapmayı da bırakıp direk boylu boyunca yattım. dersin adı crunch, güya karın kaslarına yükleniliyor ama nedense benim boyun kaslarım ağrıyor. yanlışlıkla boynuma mı çok yüklendim nedir:)))

1 Şubat 2016 Pazartesi

uyansam diyorum bu sıkıcı uykudan...

ben bugüne kadar her acının altından bazen radikal bazen azimli kararlarla ve duruşlarla çıktım. babamı kaybettim, devletten istifa edip istanbula taşındım mesela. hayatımda verdiğim en radikal karardı. kendime ispat etmek istediğim bazı şeyler vardı çünkü. sonra kardeşim dediğim dostumu kaybettim, ondan da yıkılmama kararıyla çıktım. survival benim en önemli gücüm. her ne olursa olsun ayakta kalacaksın, yenilmeyeceksin, pes etmeyeceksin. şimdi de mutluluk pınarımı kaybettim. ve yine yapmam gereken birşeyler olduğunu hissediyorum. içine çekilmiş olduğum bu uyuz yaşam tarzından çıkmalıyım biran önce. mesela dansa başlasam yeniden diyorum. belki spora gitsem. hareket katsam biraz yaşantıma. yeni insanlar tanısam, yeni yerler görsem. uyuz uyuz oturmasam koltuğumda. kendimi oyalayacak birşeyler bulsam... o herşeyden çok sevdiğim kırmızı koltuğumda daha az otursam. yada illa oturacaksam kitap okumak için olsa bu. daha çok kitap okusam mesela, daha az tv izlesem. yemek yapmasını öğrensem, misafir çağırsam eve sık sık. sohbet etsek birlikte. daha çok doğaya çıksam, yürüsem bol bol. kayağa gitsem... o sonsuz beyazda kaybetsem kendimi. (tamam buna var daha ama bu da bir hedef) keyif alsam yeniden hayattan. eski ben olsam...

28 Ocak 2016 Perşembe

Bitirilen "inadına aşk"ın ardından...

beni tekrar klavye başına oturtmayı başaran şeyin bir dizi olması ne kadar ilginç değil mi? ama öyle. yine duygularım kontrol altına alamadığım bir hale geldi ve yine ne kimseye anlatabilirim ne de kimse beni anlar. yaz ortası falandı ben bu diziyi izlemeye başladığımda. beni ne çekti emin değilim ama sevimli geldi birşeyi, hadi izleyeyim dedim. sanırım 2. yada 3. bölümdü. nasıl sardı anlatamam. hemen kaçırdıklarımı da bulup izlemeye başladım. son derece neşeli, hareketli, yan karakterlerin bile bol yer kapladığı hepsinden önemlisi mutlu, pozitif bir dizi. ne bir entrika var dizide, ne keder, ne duygu sömürüsü ne de şiddet. sadece aşk var, inat var ve kahkaha var. inatlaşırken bile öyle tatlı inatlaşıyorlar ki kızamıyorsun. dudağında bir bukle gülümseme ile uzasın gitsin, birbirlerini kışkırtmaya devam etsinler istiyorsun. dizi o kadar pozitif ki kendi içindeki en negatif olayı bile öyle bir anlatmışlar ki, gülmeden duramıyorsun. kızı abisi odaya kitliyor, fonda acıklı bir müzik ve keder yerine durumdan komedi çıkaran bir kendi kendine konuşma ile karşılaşıyorsun. bu acıklı sahnede bile gülmeden duramıyorsun. kahkahalarla izlediğim o kadar çok sahne var ki anlatamam. itiraf ediyorum, ben bu dizinin her bölümünü defalarca izledim. her izlediğimde ise esprilerin bir o kadarını kaçırdığımı farkettim hep. hayatımda ilk kez bir dizinin senaristlerini merak ettim ben... ilk kez bu kadar güzel bir senaryoyu yaratan beyinleri merak ettim, araştırdım, buldum. ilk kez twitterdan üç senariste teşekkür mesajı attım. güncel esprileri, kıvrak dönüşleri, herşeyden önemlisi mutlu, pozitif bakışları ile hayran oldum kendilerine.
dizide farklı tarzlarda çiftler var ve her bir çift ayrı güzel. hepsi de öyle sempatik öyle candan duruyorlar ki... hele başroldeki yalın (can yaman) ve defne (açelya topaloğlu) bir anda taht kurdular yüreğimde. tamam can'ın nefes kesecek kadar yakışıklı, açelya'nın da bir o kadar güzel ve sempatik olmasının bunda ayrı bir yeri var. ama sadece güzel ve yakışıklı olmak yetmez bir şeyi izletmeye. aralarındaki uyum müthiş. hele can'ın her bölümde kendini aşan oyunculuğu, açelya'nın mimikleri sözcüklere sığmaz. ikisi bir araya geldiklerinde sanki dizide oynamıyorlar, sanki onlar gerçekten defne ve yalın ve o sırada ben onları çaktırmadan pencereden izliyorum. son derece doğal, samimi... sonra her karakterin ayrı bir unsuru var ki birkaç bölüm geçmeden içine işliyor. yeşim (nilay)'in "tiii" leri, çınar (eren)'ın "bir dur da"ları, leyloş (yeşim)'un "ayol"u, hele hele de adem (mesut)'in "bittu.. kestuk!"ları. ha bir de son haftalarda diziye dahil olan polat (aras aydın)'ın "abisi" ve tavırları hiç farketmeden hayatımın bir parçası oldu. her hafta iple çektiğim, fragmanları için youtube'u mesken edindiğim, yetmezmiş gibi her bölümü tek tek indirip boşta kaldıkça tekrar tekrar izlediğim, hayatımın merkezi oldular birden bire. kendimi dizi gününe ve saatine göre ayarladım ben. hatta yeniyıla evde tek başıma girme kararı aldığımda bir gıdım üzülüp dertlenmediysem bunda ekranda inadına aşk olmasının etkisi çok büyük. yeni yıla evde tek başıma mutlu girmeme sebep olan şeydir bu dizi... tamam bunun çocukça geldiğinin farkındayım ama belki de mutlu birşeylere hasret kalmıştım. tabi noldu, her güzel, dertsiz, mutlu şey gibi bu dizi de değer görmedi benim acı, entrika, duygu sömürüsü seven embesil halkım tarafımdan. düşen reytinlglerin sonunda final kararı aldılar diziye. şimdi haftaya final var. daha hiçbir konu tamamlanmadan, anlatacak gülecek çok şey varken pat diye bitirecekler diziyi. bense kendimi terkedilmiş gibi hissediyorum. gerçekten. komik biliyorum ama kendimi resmen sevgilisi tarafından terkedilmiş gibi hissediyorum. üstelik terkedilmekte bir umut vardır belki döner diye. şimdi bende o umut da yok. yenilmiş hissediyorum kendimi. çaresiz, mutsuz. komik diyeceksiniz, dalga geçeceksiniz, çocukça bulacaksınız belki. umurumda değil. bu kez imajmış, duruşmuş umurumda değil. evet ben bir fan'dım ve şu anda bu dizi bittiği için gözyaşı döküyorum. işin daha kötüsü ne biliyor musunuz, elim gitmiyor artık diziye. oyuncuları, diziyi yüzüstü bırakan benmişim gibi hissediyorum ve yüzlerine bakamıyorum. ben bu kadar üzgünsem onlar ne durumdadır diye dertlenmekten alamıyorum kendimi. sevdiğine sahip çıkamamış gibi hissediyorum. öfkeleniyorum ama elimden birşey gelmiyor. çarşamba günü son bölümü nasıl izleyeceğim bilmiyorum. o son yazısına nasıl bakıcam inan bilemiyorum...:(

25 Kasım 2015 Çarşamba

Bu sene tatilin dibine vurdum...

evet, bu sene gerçekten de tatilin dibine vurdum. hatta o derece ki iznim kalmadı!!! Önce Haziran'da bir hafta dalış ve 5 gün toscana gezimiz vardı. ama asıl konu o değil. asıl konu aybaşında yaptığım abd-meksika gezisi. ABD-MEKSIKA TATİLİ: bu sene dedim ki gitmişken biraz daha uzun kalayım ve 2.5 haftalık planladım kendisini. bunu planlarken de bildiğim yegane detay bu sürenin bir kısmında meksikada olacağım. ama nereye ve kaç günlüğüne gideceğim konusunda Janet bir türlü bilgi vermiyor. Hatta aslına bakarsanız abd ayağında da catalina adasına gidelim demiştik. gidip gitmeyeceğimiz ancak ben oradayken netleşti. Day1: Çarşamba uzuuuuun sürecek uçuşa sabah 9:30 gibi Ankara'dan başladım. 13 sularında da LA uçuşuna geçildi. Mil bilet sağolsun business uçuyorum, keyfim tıkır. koltuğa yayıldım, servis süper. derken saat 4 sularında kabin ışıkları kapandı ve millet uykuya yatırıldı. hostese gidip "ne bu yaa, kreş mi burası, öğlen uykusuna yatırdınız milleti" dedim. güldük vs, sonra ben de 1 saat içinde sıkıntıdan pes edip uykuya geçtim. LA iniş CA saatiyle 4-5 gibi ancak benim alandan çıkışım 7! murphy sağolsun en yavaş pasaport kuyruğundayım! eve varış 9, ancak Janet beni bir türlü uyutmaz çünkü meksikayı planlamamız lazım! Day2: CDM... tembel bir gün, hiçbir şey yapmadan evde pineklemece, starbucksa gidip online dizi izlemece. 5 gibi Irene beni aldı, hemen birer cha attırdık, ardından Deniz'e bbq partisine. bütün kızları gördüm orada, iyi oldu. Day3: Öğlene kadar tembel modu, öğlen Irene beni aldı, önce biraz Orange'da bir mall'a gittik. ben azıcık bir alışveriş yaptım. harbi az ama. ardından sushi vs sonrasında balboa island ve birer içki. Day4: evet catalina adasına gidebiliyoruz. ancak Janet'ın toparlanıp çıkması 2yi geçince ancak 3 feribotu ile. ada çok güzelmiş. açız. hemen bir meksika restoranı, birer margarita, güzel yemekler. akşam etrafta biraz dolanmaca. Day5: pazar sabah kalkış, sydney ile kısa bir tur, kahvaltı ardından deniz. ilk kez okyanus sıcak. rahat rahat yüzebildik. akşam long beach'e dönüş. feribottan indik, tam arabaya gideceğiz, otopark fişini çıkarmak için elimi cüzdana attım ki cüzdan yok!!!! dehşet içinde Janet'a söyleyip içeri koştum. Adamlar hemen anons geçtiler, feribotu temizleyenler bulup getirdi. o an aklımdan geçen "iyi ki fişi yanıma almışım, arabada bıraksam cüzdanın olmadığını kimbilir taaa ne zaman farkedecektim". o heyecanın ardından Janet'in annesi ve yeğeni ile yemek ve eve dönüş. Day6: bugün yegane boş günüm. 1-2 sipariş için fashion islan'a yürüdüm. ne severim kendisini. gerçi zaman kısa, hemen halletmek lazım işleri. jet gibi alınacaklar alınır ve 2 gibi Nur ve Mehmet'le buluşup Laguna Beach'deki The Deck'e gidilir. sahilde hoş bir cafe. yemek sohbet, sahilde dolaşma vs derken pts de bitti. Day7-8: Iki günlük Napa kaçamağı bugün başlıyor. Carol sağolsun beni alana bıraktı. Meksika bavulunu Janet getireceği için sırt çantamda pijama ve yedek bir t-shirt ile düştüm yola. Irene beni SF den karşıladı. gelirken Tartine'e uğramış. hayatımda yediğim en güzel ekleri yedim desem! yanında bir sürü başka pastry de var ama ekler 10 numara 5 yıldız. buluşunca hemen yola koyulduk. o aksam bir ertesi gün 3 adet winery gezip bol bol içtik. Dean and Deluca'dan bilimum peynir, somon vs alıp çoğunu bitiremeden dönüş yoluna geçtik. bundan sonrası tam macera aslında ama sonra...

29 Temmuz 2015 Çarşamba

ayh!!!

çok sıkıldım... evet hayatımın son döneminin en kısa özeti... uzun koşturmaca dönemi sonrası kendimi rölantiye aldım ama bu rölanti de içimi sıktı sanırım. gerçi koşturmaca modundayken de neyden ne kadar zevk alıyordum çok da emin değilim. neyse sonuç olarak sıkıldım işte:( işten de, evden de, ankara'dan da, herşeyden sıkıldım. ben uzuuuun bir tatile çıksam. böyle diyorum ama tatil fikri bile heyecanlandırmıyor beni. belki de ben heyecan özledim, değişiklik özledim. macera özledim... mücadeleden, monotonluktan sıkıldım. ayh! yemin ederim hayattan sıkıldım ben:(((

25 Şubat 2015 Çarşamba

acıların çocuğuyum...

aslında amacım haftasonu gittiğim Kıbrıs gezisini yazmaktı ama sabah gittiğim fizik tedavi canımı o kadar yaktı ki sabahtan beri başka birşey düşünemez oldum. garibim öyle bir travmaya uğradı ki pamuklara sarmalayıp yatsam anca kendine gelecek. hatta 3 gün falan yatmam lazım sanırım. bir de yarın sabah yeniden gitmem lazım. asıl onun şokundayım an itibariyle. önce sabah 8e verdiler randevuyu. sabahın sekizinde ftr mi olur yaa, ben daha gözümü tam açamamışken acıyla bağırmak hiç eğlenceli bir durum değil şahsen. ilk olarak bileğe elektrik veriyorlar, kaslar titriyor kendi kendine. benim orta parmak akımı yer yemez öyle komik kasıldı ki anlatamam. garip bir his. sonra 15-20 dakika içinde talaş gibi birşey olan bir kazana sokuyorsun kolunu. ısıtıyor orada kasları. sonra da işkence başlıyor zaten. bir sağa büküyor bir sola. çığlık atınca açını koruyor. which means o süre boyunca acı devam ediyor. son olarak bileğimi öyle bir büktü ki çaat diye ses geldi. ben orda çığlık modunda. bir de panikledim o ses çıkınca. meğer çıkması istenirmiş çünkü kireçlenme o şekilde açılıyormuş. falan filan. sonuç olarak mutsuzum ben:( yazık değil mi bileğime, habire hırpalıyorlar:(((

2 Şubat 2015 Pazartesi

tek elli hayat

tek elle 4. haftayı tamamlamış bulunuyorum. bir şekilde hayatı devam ettiriyorum ama gerçekten yorucu ve bunaltıcı bir durum. her iş gereğinden fazla zaman alıyor, en ufak bir harekette canın yanıyor falan. ama işte bir şekilde idare ediyorsun. geçen gün tek elle yapılamayan işler listesi oluşturmaya başladım. şimdi sizlerle onu paylaşıcam: sırası yok, aklıma geldiği düzende. 1. saç toplamak: kesinlikle bir elle başarılamayan bir olay. hangi elin toplayacak da neyle toka takacaksın. mümkün değil, yada ben yolunu bulamadım. o yüzden habire ördürüyorum. 2. saç taramak: hadi canım dediniz di mi? tarayın da görün babayı. hele bir de saçınız karışmışsa. kısa saçlıysanız olabilir ama saçınız uzunsa beraberinde bir tutam saçı veriverirler elinize. acısı da cabası. 3. ayakkabı bağlamak: itirazı olan? 4. damacanadan şişeye veya bardağa su doldurmak: bardak geniş ağızlıysa yere koyup denk getirebilirsin, aksi takdirde etrafa saçılan suları kurulamazsan bir de kayıp ayağını bacağını kırma riskin doğar. tek yolu damacanın önüne geniş ağızlı bir sürahi yerleştirip onu doldurmak. ondan şişe yada bardağa aktarmak daha kolay. 5. diş ipi kullanmak: itiraz olan? - bunun için de çözümü kendinden dişipi olan kürdanları kullanmakta buldum. faideli aletler. 6. lens takma: ben tek elle hem gözümü açıp hem de lensi takmayı başaramadım. tabi bir de lensi kutudan çıkarma ve parmağa yerleştirme süreci var. dediğim gibi ben yapamadım, becerebilen varsa saygıyla önünde eğiliyorum. ancak dirsek serbest kalınca bu da yapılabiliyor. en azından alçılı eli göze yaklaştırabiliyorsun:) 7. tabaktaki son lokmaya ulaşma: tabak sıyırma veya son lokmaya ulaşma tam bir hayal. belki çalışan el baskın el olursa yapılabilir ama ben sol elimle tabağı sıyırmayı henüz beceremedim. çorbada kaseyi direk tepeme dikip olayı öyle neticelendiriyorum. 8. saç yıkama: saçın kısa ise bir şansın olabilir ama tek elle uzun saçı yıkamaya kalkışmadım bile. tıpış tıpış gidiyorum kuaföre, yıkıyor, fönlüyor ve örüp gönderiyorlar beni. 9. şişe açma: şişeyi alçılı kolun altına arasına sıkıştırıp açabilirsin ama plastik şişe ise ıslanma ihtimalin çok yüksek:)) 10. bilimum kesme/doğrama işleri: keseceğin şeyi neyle sabitlemeyi düşünüyorsun??? 11. tırnak kesme: kırık kolu doğru açıya getiremediğin için o eli, parmaklarında zerre güç olmadığı ve tine doğru açıyı tutturma zorluğu sebebiyle diğer elin tırnağını kesmek imkansız:( 12. sütyen giyip çıkarmak: aç o kopçayı da göreyim. yada açtın diyelim nasıl geri takıcan???:) bir de baskın eli kaybettiğin için çok zorlandığın işler var. mesela sol el ile yazı yazmak. 1. sınıf bebesi gibi bir yazın oluyor. dişini fırçalarken artık ne kadarını temizlediysem kardır diyerek fazla titizlenmeyeceksin. bir de sol elle maus kullanmak tam bir savaş. aynı şekilde klavye kullanmak da. sağ el destek olsun desen tek parmakla çok yavaş gidiyor ve alçının ağırlığı sebebiyle tez zamanda yoruluyorsun. yazının düşünce hızına yetişememssi de cabası. çok sinir bozucu. bir de giyinip soyunma süreci var ki... hem uzun sürüyor hem de süper yoruyor insanı. zaten kolun alçıda olduğu için giyebildiğin kıyafet sınırlı. kolu geniş olanları seçmek zorundasın. onları da tek elle giyip yerleştirmek hakikaten yoruyor insanı. giyindikten sonra oturup dinlendiğimi biliyorum ben. neyse 4 hafta bitti,inşallah 1-2 haftaya alçı kolumdan çıkacak ve ben bu zorlukları hatırlamayacağım bile...

13 Ocak 2015 Salı

kendime ait kaç gün:P

en çok korktuğum şey bilek kırmaktı. hani herhangi bir kemik belki ama ya bilek? eklemler vs... içim ürperirdi aklıma gelince... ve sonra başıma geldi:( daha karın ilk günü, etraf bembeyaz. haftalardır bu anın özlemini çekiyorum. kar yağacak yağacak ve ben karlarda yuvariğnenlanıcam. bu hayal ve mutlulukla çıktım evden. sanırım 10 adım falan atmıştım ki hoop kayıp oturdum yere. oturmadan az evvel de tüm hızım ve ağırlığımla sağ el bileğimi yandaki beton bloğun köşesine geçirdim. o anda hissettiğim ağrının tarifi zor. bir süre düştüğüm yerden kalkamadım netekim. bir miktar inledikten sonra kalktım yerden. etrafımdakilerin dehşet bakışları altında kolumu oynatmadan eldiveni çıkardım. bileğin garip pozisyonu zaten şüpheye mahal bırakmıyor... doğru başkent acile. acildeki uzman görünce direk kırık dedi zaten. ortopediden uzmanların gelmesi biraz zaman aldı. sonra beni röntgene yolladılar. pek güzel kırmışım bileği. çökmeli parçalı harika bir kırık. yerleştirip alçıya alıcaz dediler. kaçasım geldi odadan. bir yandan aynı odada kafasını yarmış amcaya zımba basıyorlar amca inliyor... çok sinir bozucu bir durum. bayıltın beni dedim olmaz dediler. o ağrıya nasıl dayanayım. ısıracak bişey verin dedim. nihayet ikna oldular. sonra koluma bir iğne yaptılar, tam bileğe, kırığın oraya. o iğne herneydiyse onca çekiştirmeye hiçbir şey hissetmedim. ama ne çekiştirdiler kolumu biri dirsekten asıldı diğeri parmaklardan. onlar çekerken bir üçüncü yerleştirdi kemiği. sonra bir film daha. oturmuş yerine düzgünce. en sonunda da kolumu omza kadar alçıya aldılar. devasa bir alçı... pembe delikli alçı istedim ama ellerinde anca amele versiyonu varmış:))) iğneden sonra ağrıkesici vs ile geçirdim günü. ama akşam sıkmaya başladı alçı. birara panik atak oldum sanırım çünkü bayılıcam sandım. en son su altında öyle panik olmuştum. çıkış bulamadım alçıdan. neyse çilerle hastaneye gidip alçıya delik açtırdım. biraz iyi geldi o delik. 2 gün öyle kolum tepede gezdim. gezdim derken tüm gün evdeyim, doktor kontrolü hariç. sonra uğur hocamı aradım. sağolsun önce 2 gün atele aldı kolumu sonra yeniden dirsek üstünden ama en azından daha medeni bir alçı. şimdi robokop gibi geziyorum etrafta. kolu bükemeyince ve eli kullanamayınca birçok şeyi yapmak zor. mesela tek elle saçını toplayamıyormuşsun. ha bir de banyo biraz dert. giyinip soyunmak zahmetli, alçının geçtiği kıyafet sınırlı. dişini iple temizleyemiyorsun mesela yada ayakkabı bağlayamıyorsun... vs vs.. işte böyle. 4-6 hafta dediler. 3-5 hafta kaldı özgürlüğüme... allah daimi böyle olanlara yardım etsin...

1 Ocak 2015 Perşembe

Kendime ait bir gün...

son zamanların en güzel gününü geçiriyorum sanırım. yataktan istediğim saatte uyandım. gün boyunca yapmam gereken herhangi birşey yok ve ben canım ne istiyorsa onu yapmakta özgürüm. ve ben canım ne yapmak istiyorsa onu yapıyorum. ne verilmiş bir söz, ne planlanmış bir olay. hiçbirşey... sadece ben ve keyfim. keyfim bugün 10 sularında kalkmak istedi yataktan. ben de öyle yaptım. sonra oyun oynamak istedim ve oynadım. sıkılınca kahvaltımı hazırlayıp tv karşısına geçtim. son favori dizim arrow'dan 2 bölüm çaktım peşpeşe. ardından havanın ne kadar güzel olduğunu farkettim ve evin karşısındaki pet shop'un açık olduğunu. bu havada evde oturmak çok yazık olacaktı. (bu arada havayı tarif edeyim. yağmur yağmış, heryer ıslak ama müthiş bir serinlik var. güneş yok ama aydınlık. dışarısı için ideal) neyse çıkıp önce bir tasma aldım sonra da vişneliğe gittim. tasması kayıplara karıştığında beri sasha'yı (vişneliğin oraya terkedilen dünya güzeli bir haski) gezdirememiştim. çıldırdı garibim. çıktık bir 45 dakika sasha ile dolandık. dolandık derken daha çok o beni sürükledi yollarda. yine abuk subuk köpeklere rastladık ve hemen rota değiştirdik. allahtan böyle durumlarda söz dinliyor, hiç diklenmiyor. 45 dakika sonunda ikimiz de yorulmuştuk. onu yerine bağladım ben eve döndüm. o sırada canım kahve istedi. arabayı evin oraya parkedip starbucksa yürüdüm. migrostan 1-2 birşey aldım, ardından kahvemi alıp eve döndüm. yol üzerinde mağazalara uğrayıp aylak aylak ev için masa örtüsü, alez gibi ıvır zıvır şeyler aldım. ama daha güzeli yoldaki panoda cts akşamı jolly joker de yaşar olduğunu gördüm. hemen program olayına girdim. cts ofis yemeği var ama olsun, yemek sonrası süper olur:) neyse şimdi de eve geldim, bir yandan kahvemi yudumluyorum bir yandan da bu satırları yazıyorum. uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu ve mutluyum.