Bugün gene feci yazasım geldi. aslında aklımda öyle yazacak belirgin bişey yok. ama sadece yazmak istiyorum... yazmak... yazmak... yazmak....
Akşam Ankara yolcusuyum. Kaç aydır ilk kez gidiyorum. Bir nebze özlem ve heyecan var içimde. Eski sevgiliyi yeniden görmek gibi bişey. Bakalım neler değişmiş Ankara'mda.
Aaaa nasıl unuturum. Büyük haber var aslında.
Dün arabamı sattım. Hala dank etmiş değil aslında. Biraz da ucuza gitti ama oldu bitti işte. Diyorum ya henüz dank etmedi. Kaç aydır şirket arabasını kullandığımdan olsa gerek, farkına varamadım olayın. Ama işte dün birileri aradı, geldi. Onlar da Ankara'lı imiş. Alıp döndüler. içinden oyuncaklarımı ancak aldım. hatta minik kaplumbağamı da unutmuşum. hatta şimdi aklıma geldi. Kaplumbağalı anahtarlığımı da unutmuşum. Ayy birden çok içime urdu. Minik kaplumbağam böyle yolda giderken kafasını salllardı sallantıyla birlikte, ühühühühü.... neyse yarın ararım alan çocuğu. bakarsın duruyordur da bana ulaştırabilir...
İşte artık arabasızım. Yani bir araba var hayatımda ama benimki değil. Oy oy kıyamam... neyse....
Onun dışında... haftabaşı nihayet tahlillerimi yaptırıp endokrincime gidebildim. ve aynen bu satırı yazarken de yazdığı ilacı almadığımı anımsadım. üstelik reçeteyi de evde unuttum iyi mi:))) demirim yerlerde sürünüyormuş. kendimi bu kadar yorgun hissetmem de bundanmış. 3 gündür demir içmiş olmam gerekiyordu aslında. haftasonu da olamayacağına göre, haftaya işşallah.
ha tabi bir de klasik "zayıflayacan" dedi bana. sonra bir diyet tutuşturdu elime. bir kibrik beyaz peyniri görünce resmen gözümden yaş damladı. nedense o kibrit kutusuna karşı bir alerjim var. ikinci darbe de peynir ebadının küçülmesi yetmezmiş gibi ezineye veda etmem yönündeki talimatla geldi. hem kibrit kutusu kadar hem de ezine değil. e öleyim ben o zaman dedim:))))
işin kötüsü adam sevimli bir tip ve hani insanda sözünün dinlenmesi gerektiği izlenimi bırakıyor.
diğer bir konu ise fizik tedavim. malum sigorta limitlerim doldu. acıbadem'in seansları da kol gibi olduğundan kendime daha makul yerler bulma arayışımı nihayet sonlandırdım. ilk gittiğim yer çok ilkeldi. hiç sevmedim. onun üzerine bizim iş yerinden aynı ameliyatı olan başka bir arkadaşın merkezinden randevu aldım. orası iyiymiş. yalnız anladığım kadarıyla fazla popüler dolayısıyla da kalabalık bir yer. o yüzden zamana yayılmış bir seans oluyor. mesela çarşamba akşamı 3 saat falan kaldım. artık sonuna doğru "evime gitmek istiyorum" diye sızlanmaya başlamıştım (saat 9 olmuştu).
daha fazla uzatmayayım. şimdilik bu kadar yeter sanırım.
son bir not daha. ne kadaaaar zamandır DM dinlememişim, geçen bir esti lan ben özledim bunları diye. son albümü bulamadım evde. ama mp3 formunda vardı. sonra gidip CDsini yeniden aldım. şimdi sapık gibi SOTU dinliyorum. çok özlemişim. içim titriyor resmen dinlerken. favorilerim: yine wrong ve miles away.
PS: Urcun, okuyorsan haber etsene abilerde bir hareketlenme falan yok mu? 2 sene oldu hani...
9 Eylül 2011 Cuma
7 Eylül 2011 Çarşamba
tatil eki
durdukça aklıma gelen detaylar var tatille ilgili.
mesela bir seferinde Ahmet sıcaktan çok bunaldığı için açık denizde suya atladı. ancak akıntı var vs, tekne sabit durmayacağından çocuğa halat verdik, halatı tutarak yüzdü 2 gıdım. ardından çektik kendisini tekneye. düşünsenize açıkdenizden bir balık çektik:)))
ha bir de en güzeli, yunus gördük. ben uyuyordum gene, birden yunus lafını duyunce fırladım yerimden. tam teknenin yanından zıpladı bir tanesi... süperdi yaaa:))))
mesela bir seferinde Ahmet sıcaktan çok bunaldığı için açık denizde suya atladı. ancak akıntı var vs, tekne sabit durmayacağından çocuğa halat verdik, halatı tutarak yüzdü 2 gıdım. ardından çektik kendisini tekneye. düşünsenize açıkdenizden bir balık çektik:)))
ha bir de en güzeli, yunus gördük. ben uyuyordum gene, birden yunus lafını duyunce fırladım yerimden. tam teknenin yanından zıpladı bir tanesi... süperdi yaaa:))))
6 Eylül 2011 Salı
git başımdan...
allahım 2 gündür hani böyle bir gıdım daha sıkıverseler canım çıkacak durumda. bu kadar mı sıkılır bir insan. sanki bir mengene, kasıyor da kasıyor. böyle çığlıklar atarak ağlasam, etrafı yumruklasam rahatlar mıyım acaba diyorum... ı-ıh! o bile işe yaramaz. sanki negatif bir manyetik alanın içindeyim. nefes almakta bile zorlanıyorum hani o derece. hiçbir şey yüzümü güldürmüyor, canım hiçbir şey yapmak istemiyor. hani böyle depresif durumlarda insan eve gidip yatağına kıvrılmak ve hiç çıkmamak ister ya, işte onu bile istemiyorum. ne istediğimi bilmiyorum. sanırım kendimi bu moddan kurtaracak bişeyler arıyorum ama bulamıyorum.
kasvet... evet sanırım üzerimde bir miktar da kasvet var. kendimi bir nevi dipsiz kuyuda mı görüyorum nedir... bazen olur o, böyle kara bir balon içinde, yıkılmaz, kırılmaz, ışık sızmaz...
pöf! depreştim ben yine... kışt!
kasvet... evet sanırım üzerimde bir miktar da kasvet var. kendimi bir nevi dipsiz kuyuda mı görüyorum nedir... bazen olur o, böyle kara bir balon içinde, yıkılmaz, kırılmaz, ışık sızmaz...
pöf! depreştim ben yine... kışt!
rüyalar
teknede o 8 formatında yattığım günlerden birinde, salllantılar arasında bir nevi kabus kılıklı rüya görmeyi bile başardım. rüyamda bir yere gitmişim (aynen gerçekte olduğu gibi) ancak varalı bir miktar zaman geçmekle birlikte (3 saat de olabilir 3 gün de) babama haber vermeyi mi unutmuş yoksa verememiş miyim, panik halinde ulaşmaya çalışıyorum. ama bir türlü telefonu doğru çeviremiyorum. ya bir numarayı eksik yazıyorum ya hat düşmüyor. uğraşıyorum, cebelleşiyorum. sonra numarayı anımsayamıyorum. numarayı bulmaya çalışıyorum. bulamıyorum. haber veremedim diye nasıl içim sıkılıyor....
kalbim sıkışarak uyandım işte... sonrası malum...
kalbim sıkışarak uyandım işte... sonrası malum...
4 Eylül 2011 Pazar
bayram mayram
bu senenin yegane tatilini nihayet yapıp döndüm. 2 aydır gitsem mi, gitmesem mi diye kafayı yediğim, benim için belirsizlik ve korkularla geçen bekleme döneminden sonra tatilin kendisi de geldi geçti.
valla bence tatil de ölü gibidir, arkasından kötü konuşulmaz:PpP yok yok abartıyorum, kötü falan değildi zaten. ama bazı noktalarda beklediğim gibi değildi. öncelikle tatilin benim için negatif olan yanı çok yol yapıp denizden az faydalanmamız oldu. özellikle ilk 3 gün sonunda kafayı yemek üzereydim. hatta salı günü neredeyse nefret ediyordum kendisinden. sonra 180 derece döndü. neyse detayları ileriki bölümlerde yazacağım. tekne gezisinin benim için 2. olumsuz yanı ise yelkenli olması. yani şöyle ki, öyle konforuna alıştığımız türden kocaman gulet değil. gayet ufak bir yelkenli. böyle götü devirip yatabileceğin alan çok sınırlı. o da sen devirince başkasına yer kalmayan cinsinden. ayrıca teknenin her türlü işi sana bakıyor. pişirmesi, toplaması, yıkaması vs vs. bu sebeple benim gibi yay, yangel yat tatilcileri için doğru seçim değil.
detaylara gelince.
aslına bakarsanız ilk 3 günü pek hatırlamıyorum. cumartesi günü Kos adasından tekneyi teslim almamız akşam 5'i buldu. daha önce dediğim gibi bence döt kadar tekne. hele bir de kamarayı görünce içim bir daraldı. netekim kamaralar çok ufak olmamakla birlikte 3 adet çift kişilik 1 adet de ranzalı kamara olunca çift kişiliklere de çiftler yerleşince ranzalı en dar kamara biz gariban bekarlara kaldı. zeynep daha ufak olaraktan o da üstteki daha küçük yatağa kaldı. ayrıca o ana kadar teknede dışarıda uyuma hayalleri kuran ben teknede böyle bir imkan olmadığıunı görünce de biraz bozuldum desem yeridir. neyse tekne teslim alındı, eşyalar ve erzaklar depolandı, yerleşti ve yola çıkıldı. ilk akşam rotamız Astypalaia adasına. kaptan 10-12 saat falan sürer dedi. o yüzden çok oyalanmadan koyulduk yola. sanırım ilk gün olduğundan açık denizde bir hopladık suya. herkes bütün gün adada beklemekten yorgun ve baygın. neyse bir yandan gidiyoruz bir yandan yemek hazırlanıyor ama deniz dalgalı, aşağıya inen 3-4 dakika sonra midesini tutarak dışarı çıkıyor. sonuçta bir şekilde yemek hazırlandı ve yendi. derken dalgalar artınca kaptan ve cengaver miçosu hariç herkes kamarasına uzadı.
aman allahım o nasıl bir geceydi. ben hayatımda bu kadar dayak yediğimi hatırlmıyorum. ne dayağımı? şöyle özetleyeyim; koca koca dalgaların üzerinden gitmeye çalışan gariban bir yelkenlinin ön kamarasında yattığınızı düşünün. o yelkenli her dalgadan sonra güüm diye suya düştüğünde siz de kendinizi minderde yere çalınmış gibi hissediyorsunuz. işte aynen böyle. daha komiği yola ilk çıkarken koca dalgaları hesaba katmayan biz zavallılar kamaraların lomboz isimli pencerelerini açık bıraktığımızdan dolayı içeri yediğimiz dalganın ve suyun haddi hesabı olmadı. önce birini kapadık. sonra 2. kova suyu yiynce "has...." diye öyle bir zıplamışım ki ertesi gün zeynep gülmekten anlatamadı. neyse kalkıp 2. de kapadık. ama kapama işlemi öyle sanıldığı kadar kolay değil. hem dengede kalmaya çalışıyorsun hem miden bulanmadan işi bitirip geri yatmaya. yani süren saniyelerle sınırlı. ikinciden sonra hah kurtulduk dedim ama meğer tam kapanmamış. zeynepin olmadığı bir anda kapak açıldı, ben 3. kovayı yedikten sonra tekrar kapandı. kalkıp onu kapatmaya çalışırken feci bir düştüm, kolum mosmor oldu sonradan. sonra da öğlene kadar bir daha yerimden kalkmaya cesaret edemedim. daha komiği birara uyanıp kalkmaya niyetlendim. oturduğum yerden diş fırçamı buldum ama macunu ararken midem ayaklandı gene, hemen yattım. fırcaya da öyle sıkı sarılmışım ki resmen 5 saat elimden bırakmadan yatmışım orda.
sonradan öğrendik ki hava şiddetlenince gece Kos'a doğru geri dönmüşüz bir müddet, sonra rotamıza tekrar dönmüşüz vs. dolayısıyla biz sakin sulara vardığımızda öğlen olmuştu.
astypalia adasında gece karaya çıktık, güzel yemek yedik. geceyi limanda geçirdik. düzgün uyku modu. ertesi gündü sanırım bir koyda demirledik, sahilde çıplak amcalar vardı. yaya yaya geziyorlardı. bizim de tam sahile çıkacağımız çıktı. amcalarla resmen köşe kapmaca oynadık. adamlar yayıp dolaştıkça biz başka noktalara kitlendik vs.
pazartesi gecesi de uzun yol, bu sefer hedef santorini. bu sefer daha hazırlıklıyız. herkes torbasını vs yanına alıp yattı. bu sefer biz zeyneple kamarada havasızlıktan bayılma tehlikesi geçirip kendimizi ortadaki kısma attık. oradaki koltuklara büzüştük. tabi kaptan ve miçoları yelken açınca tekne yan yatıyor. o tarafta destek varsa tamam da yoksa düşme tehlikesi içindesi. ben en son masanın altına usturmaça (benim tabirimler uskumçata) yığmış üzerine de koltuk kenarlarını dizmiş bir şekilde ve tepemde çaydanlıkla ve totomda çaydanlığın kapağı ile bütünleşmiş bir şekilde yatıyor buldum kendimi. sonunda bir öncekine göre daha sakin bir yolculukla vardık adaya. burada da kıyıya ulaşmamız maceralı oldu. bizim kaptana tarif edilen yer meğer büyük gemiler içinmiş. biz pek minyon kaldık aralarında. orda bir türk guleti bulup ona yanaştık ama bu olaydan aklımda kalan tek sahne, geçen feribotun koca dalgaları sebebiyle koca guletin üzerimize doğru yatması idi. biran dedim allahım sana geliyoruz... harbi tırstım o anda. aramızda tek sakin kaptandı. zaten o da sakin olmasa sanırım herkes iptal olacaktı. çocuk o kadar akıllı ve sakindi ki hepimizi dizginledi. harbi güven telkin etti. neyse sonuçta biz inadımızdan vazgeçip adayı dolanıp başla bir limandan çıktık karaya.
limandaki duş hayallerimiz suya düştü ama biz çözümcü türkler olarak tuvaletin dışında bulduğumuz hortumlarla saçlarımızı yıkamayı başardık. ama bir yandan da o kadar gürültü yaptık ki sonuçta bir teyze gelip "this is no dus" dedi bize:))))
ha dip not: teknede su sıkıntısı sebebiyle duş alınmıyor. ancak denizden çıkınca ufak bir tuzdan arınma operasyonu. bulaşıklar bazen deniz suyu ile yıkanıyor vs.
o akşam araba kiralayıp Oia'ya gittik. hakikaten çok güzel yapmış adamlar. yani volkan adanın tepesine evler kondurmuşlar resmen. güzel yapansa hepsi beyaz ve mavi pancurları var. öyle şirin gözüküyor ki. ha bir de santoriniden mutlaka güneş batmasını izlemek gerekiyormuş. biz de izledik yanımızdaki 134998745 kişi ile birlikte. tamam güneş denizden batıyor, muhteşem bir görüntü ama lan aynen bizim Erdek. Erdek'te de güneş denize batar ve muhteşem görünür. ben tabi ogün bütün gün yol gitmiş ve suya hiç girmemiş olmanın verdiği huysuzlukla "bu ne bee, erdek'te de var" vs diye bayağı bir bok attım olaya.
sonuç olarak bana salı günü sorsaydınız tatilin nasıl diye size şöyle derdim "nefret ettim". hatta o salak memlekette internet bulabilsem facebook statume "hating my vacation" yazacaktım.
derken çarşamba yepyeni bir güne başladık. saat 9 falandı milletin gürültüsüne uyandım. yüzmeye yandaki plaja gidiyorlarmış. yüzme lafını duyunca fırladım yataktan. gidip bir plaj bulduk, yüzümüzü yıkadık. benim birden neşem yerine geldi. ardından adayı gezmeye itirazım kalmayacaktı. ama bir mucize oldu ve kaptan sanki benim hislerimi anlamış gibi "adayı gezmek isteyenler arabalarla gezsin, istemeyenlerle biz koylara gidelim, sonra bir noktadan diğerlerini alalım" dedi. işte o andan sonrası benim için dönüm noktası oldu. o andan sonra birbirinden güzel koylarda demirledik. önce red beach de kırmızı siyah kumlu/taşlı kumsalı olan bir koy, ardından volkanik başka bir koyda yüzdük. gittik gittik gece bir koya demir attık ve geceleyin hep birlikte denize girdik. yakamozlar eşliğinde yüzdük.
ertesi gün Amargos adasına gittik. orda da biraz deniz biraz ada yaptık. perşembe gecesi en son bir koyda durduk. tekneyi cuma akşam 5 gibi Kos'a teslim etmemiz gerekiyor ve Kos 10 saatlik yol. bu arada deniz gene dalgalı ve kendimizi koya zor attık. ama koy enfes. incecik bir ay var, hilal modunda. muhteşem yemekler hazırlandı vs. ama saatler ilerledikçe rüzgar arttı. biz de yola çıkmakla sabah yola çıkmak arasında kararsız kaldık. sonuçta kaptan yine insiyatifini kullanıp gece çıkmaya karar verdi. biz gene zeyneple bu sefer orta alanda yerimizi hazırladık. 12 gibi yola çıkıldı. ben ufaktan ilk günkü gibi olacak diye korkuyorum ama kaptanı çok sevdim ve güvendim. gıkım çıkmıyor. neyse sonuçta doğru karar vermiş. o kadar yumuşak bir seyahat oldu ki anlatamam. en son gece 2 falandı, dayanamadım havuzluğa çıktım (bu arada kullandığım tekne tabirlerine dikkatinizi çekerim) biraz orada oturup geceyi ve yolculuğu izledim. gökyüzünde ay yoktu ama o kadar çok yıldız vardı ki anlatamam.
aslına bakarsanız yelkenin en büyük eksikliklerinden biri. böyle yatıp gökyüzünü izleyebileceğin veya yıldızların altında uyuyabileceğin alan kısıtlı ya da yok gibi bişey.
sonuçta o akşam da sabaha kadar yol alıp kalymnos adasına demir attık. yine muhteşem bir koyda yüzümüzü yıkadık. kahvaltı yapıp son kez kendimizi suya atıp 1 gibi dönüş yoluna geçtik.
Cuma gecesi ve cumartesi Kos adasında zaman geçirip evimize döndük...
tatil bitti. kendimi o kadar yorgun hissediyorum ki birkaç gün dinlenmeye ihtiyacım var resmen...
valla bence tatil de ölü gibidir, arkasından kötü konuşulmaz:PpP yok yok abartıyorum, kötü falan değildi zaten. ama bazı noktalarda beklediğim gibi değildi. öncelikle tatilin benim için negatif olan yanı çok yol yapıp denizden az faydalanmamız oldu. özellikle ilk 3 gün sonunda kafayı yemek üzereydim. hatta salı günü neredeyse nefret ediyordum kendisinden. sonra 180 derece döndü. neyse detayları ileriki bölümlerde yazacağım. tekne gezisinin benim için 2. olumsuz yanı ise yelkenli olması. yani şöyle ki, öyle konforuna alıştığımız türden kocaman gulet değil. gayet ufak bir yelkenli. böyle götü devirip yatabileceğin alan çok sınırlı. o da sen devirince başkasına yer kalmayan cinsinden. ayrıca teknenin her türlü işi sana bakıyor. pişirmesi, toplaması, yıkaması vs vs. bu sebeple benim gibi yay, yangel yat tatilcileri için doğru seçim değil.
detaylara gelince.
aslına bakarsanız ilk 3 günü pek hatırlamıyorum. cumartesi günü Kos adasından tekneyi teslim almamız akşam 5'i buldu. daha önce dediğim gibi bence döt kadar tekne. hele bir de kamarayı görünce içim bir daraldı. netekim kamaralar çok ufak olmamakla birlikte 3 adet çift kişilik 1 adet de ranzalı kamara olunca çift kişiliklere de çiftler yerleşince ranzalı en dar kamara biz gariban bekarlara kaldı. zeynep daha ufak olaraktan o da üstteki daha küçük yatağa kaldı. ayrıca o ana kadar teknede dışarıda uyuma hayalleri kuran ben teknede böyle bir imkan olmadığıunı görünce de biraz bozuldum desem yeridir. neyse tekne teslim alındı, eşyalar ve erzaklar depolandı, yerleşti ve yola çıkıldı. ilk akşam rotamız Astypalaia adasına. kaptan 10-12 saat falan sürer dedi. o yüzden çok oyalanmadan koyulduk yola. sanırım ilk gün olduğundan açık denizde bir hopladık suya. herkes bütün gün adada beklemekten yorgun ve baygın. neyse bir yandan gidiyoruz bir yandan yemek hazırlanıyor ama deniz dalgalı, aşağıya inen 3-4 dakika sonra midesini tutarak dışarı çıkıyor. sonuçta bir şekilde yemek hazırlandı ve yendi. derken dalgalar artınca kaptan ve cengaver miçosu hariç herkes kamarasına uzadı.
aman allahım o nasıl bir geceydi. ben hayatımda bu kadar dayak yediğimi hatırlmıyorum. ne dayağımı? şöyle özetleyeyim; koca koca dalgaların üzerinden gitmeye çalışan gariban bir yelkenlinin ön kamarasında yattığınızı düşünün. o yelkenli her dalgadan sonra güüm diye suya düştüğünde siz de kendinizi minderde yere çalınmış gibi hissediyorsunuz. işte aynen böyle. daha komiği yola ilk çıkarken koca dalgaları hesaba katmayan biz zavallılar kamaraların lomboz isimli pencerelerini açık bıraktığımızdan dolayı içeri yediğimiz dalganın ve suyun haddi hesabı olmadı. önce birini kapadık. sonra 2. kova suyu yiynce "has...." diye öyle bir zıplamışım ki ertesi gün zeynep gülmekten anlatamadı. neyse kalkıp 2. de kapadık. ama kapama işlemi öyle sanıldığı kadar kolay değil. hem dengede kalmaya çalışıyorsun hem miden bulanmadan işi bitirip geri yatmaya. yani süren saniyelerle sınırlı. ikinciden sonra hah kurtulduk dedim ama meğer tam kapanmamış. zeynepin olmadığı bir anda kapak açıldı, ben 3. kovayı yedikten sonra tekrar kapandı. kalkıp onu kapatmaya çalışırken feci bir düştüm, kolum mosmor oldu sonradan. sonra da öğlene kadar bir daha yerimden kalkmaya cesaret edemedim. daha komiği birara uyanıp kalkmaya niyetlendim. oturduğum yerden diş fırçamı buldum ama macunu ararken midem ayaklandı gene, hemen yattım. fırcaya da öyle sıkı sarılmışım ki resmen 5 saat elimden bırakmadan yatmışım orda.
sonradan öğrendik ki hava şiddetlenince gece Kos'a doğru geri dönmüşüz bir müddet, sonra rotamıza tekrar dönmüşüz vs. dolayısıyla biz sakin sulara vardığımızda öğlen olmuştu.
astypalia adasında gece karaya çıktık, güzel yemek yedik. geceyi limanda geçirdik. düzgün uyku modu. ertesi gündü sanırım bir koyda demirledik, sahilde çıplak amcalar vardı. yaya yaya geziyorlardı. bizim de tam sahile çıkacağımız çıktı. amcalarla resmen köşe kapmaca oynadık. adamlar yayıp dolaştıkça biz başka noktalara kitlendik vs.
pazartesi gecesi de uzun yol, bu sefer hedef santorini. bu sefer daha hazırlıklıyız. herkes torbasını vs yanına alıp yattı. bu sefer biz zeyneple kamarada havasızlıktan bayılma tehlikesi geçirip kendimizi ortadaki kısma attık. oradaki koltuklara büzüştük. tabi kaptan ve miçoları yelken açınca tekne yan yatıyor. o tarafta destek varsa tamam da yoksa düşme tehlikesi içindesi. ben en son masanın altına usturmaça (benim tabirimler uskumçata) yığmış üzerine de koltuk kenarlarını dizmiş bir şekilde ve tepemde çaydanlıkla ve totomda çaydanlığın kapağı ile bütünleşmiş bir şekilde yatıyor buldum kendimi. sonunda bir öncekine göre daha sakin bir yolculukla vardık adaya. burada da kıyıya ulaşmamız maceralı oldu. bizim kaptana tarif edilen yer meğer büyük gemiler içinmiş. biz pek minyon kaldık aralarında. orda bir türk guleti bulup ona yanaştık ama bu olaydan aklımda kalan tek sahne, geçen feribotun koca dalgaları sebebiyle koca guletin üzerimize doğru yatması idi. biran dedim allahım sana geliyoruz... harbi tırstım o anda. aramızda tek sakin kaptandı. zaten o da sakin olmasa sanırım herkes iptal olacaktı. çocuk o kadar akıllı ve sakindi ki hepimizi dizginledi. harbi güven telkin etti. neyse sonuçta biz inadımızdan vazgeçip adayı dolanıp başla bir limandan çıktık karaya.
limandaki duş hayallerimiz suya düştü ama biz çözümcü türkler olarak tuvaletin dışında bulduğumuz hortumlarla saçlarımızı yıkamayı başardık. ama bir yandan da o kadar gürültü yaptık ki sonuçta bir teyze gelip "this is no dus" dedi bize:))))
ha dip not: teknede su sıkıntısı sebebiyle duş alınmıyor. ancak denizden çıkınca ufak bir tuzdan arınma operasyonu. bulaşıklar bazen deniz suyu ile yıkanıyor vs.
o akşam araba kiralayıp Oia'ya gittik. hakikaten çok güzel yapmış adamlar. yani volkan adanın tepesine evler kondurmuşlar resmen. güzel yapansa hepsi beyaz ve mavi pancurları var. öyle şirin gözüküyor ki. ha bir de santoriniden mutlaka güneş batmasını izlemek gerekiyormuş. biz de izledik yanımızdaki 134998745 kişi ile birlikte. tamam güneş denizden batıyor, muhteşem bir görüntü ama lan aynen bizim Erdek. Erdek'te de güneş denize batar ve muhteşem görünür. ben tabi ogün bütün gün yol gitmiş ve suya hiç girmemiş olmanın verdiği huysuzlukla "bu ne bee, erdek'te de var" vs diye bayağı bir bok attım olaya.
sonuç olarak bana salı günü sorsaydınız tatilin nasıl diye size şöyle derdim "nefret ettim". hatta o salak memlekette internet bulabilsem facebook statume "hating my vacation" yazacaktım.
derken çarşamba yepyeni bir güne başladık. saat 9 falandı milletin gürültüsüne uyandım. yüzmeye yandaki plaja gidiyorlarmış. yüzme lafını duyunca fırladım yataktan. gidip bir plaj bulduk, yüzümüzü yıkadık. benim birden neşem yerine geldi. ardından adayı gezmeye itirazım kalmayacaktı. ama bir mucize oldu ve kaptan sanki benim hislerimi anlamış gibi "adayı gezmek isteyenler arabalarla gezsin, istemeyenlerle biz koylara gidelim, sonra bir noktadan diğerlerini alalım" dedi. işte o andan sonrası benim için dönüm noktası oldu. o andan sonra birbirinden güzel koylarda demirledik. önce red beach de kırmızı siyah kumlu/taşlı kumsalı olan bir koy, ardından volkanik başka bir koyda yüzdük. gittik gittik gece bir koya demir attık ve geceleyin hep birlikte denize girdik. yakamozlar eşliğinde yüzdük.
ertesi gün Amargos adasına gittik. orda da biraz deniz biraz ada yaptık. perşembe gecesi en son bir koyda durduk. tekneyi cuma akşam 5 gibi Kos'a teslim etmemiz gerekiyor ve Kos 10 saatlik yol. bu arada deniz gene dalgalı ve kendimizi koya zor attık. ama koy enfes. incecik bir ay var, hilal modunda. muhteşem yemekler hazırlandı vs. ama saatler ilerledikçe rüzgar arttı. biz de yola çıkmakla sabah yola çıkmak arasında kararsız kaldık. sonuçta kaptan yine insiyatifini kullanıp gece çıkmaya karar verdi. biz gene zeyneple bu sefer orta alanda yerimizi hazırladık. 12 gibi yola çıkıldı. ben ufaktan ilk günkü gibi olacak diye korkuyorum ama kaptanı çok sevdim ve güvendim. gıkım çıkmıyor. neyse sonuçta doğru karar vermiş. o kadar yumuşak bir seyahat oldu ki anlatamam. en son gece 2 falandı, dayanamadım havuzluğa çıktım (bu arada kullandığım tekne tabirlerine dikkatinizi çekerim) biraz orada oturup geceyi ve yolculuğu izledim. gökyüzünde ay yoktu ama o kadar çok yıldız vardı ki anlatamam.
aslına bakarsanız yelkenin en büyük eksikliklerinden biri. böyle yatıp gökyüzünü izleyebileceğin veya yıldızların altında uyuyabileceğin alan kısıtlı ya da yok gibi bişey.
sonuçta o akşam da sabaha kadar yol alıp kalymnos adasına demir attık. yine muhteşem bir koyda yüzümüzü yıkadık. kahvaltı yapıp son kez kendimizi suya atıp 1 gibi dönüş yoluna geçtik.
Cuma gecesi ve cumartesi Kos adasında zaman geçirip evimize döndük...
tatil bitti. kendimi o kadar yorgun hissediyorum ki birkaç gün dinlenmeye ihtiyacım var resmen...
19 Ağustos 2011 Cuma
peşpeşe geldiler
Dün geceyarısı telefon çaldı. baktım arayan teyzemin oğlu. arada abuk saatlerde aradığı olur ama böylesi nadirdir. açtım telefonu. sesi bir garip. ikizi vardır, vefat etmiş. onu söyledi. nasıl yani diye kaldım telefonda. hasta olduğunu bile bilmiyordum. meğersem 1.5 aydır kanser teşhisi konmuş. safrakesesi sanırım. teşhis ve sonuç arası 1.5 ay... ne denir ki, ne diyeceğimi bilemedim. teyzem malatyadaymış, sabah ararım diye düşündüm.
uyudum...
sabah işe gelirken bir mesaj düştü telefonuma. bu sefer bir arkadaşımdan. akşam buluşacaktık. sanırım onla ilgili bişey diye düşündüm mesajı açarken. "annemi kaybettik..." yazıyordu mesajda. böyle kalakaldım elimde telefon.konuşacak halde değilim dediği için arayamadımda.
işin garip yanı burkayın annesine kuzenime üzüldüğümden daha fazla üzüldüm. işin kötü yanı bir müddettir de bundan korkuyordum. etrafımda annesi babası rahatsız o kadar çok insan var ki... hem ne yaşayacaklarını bilmek, saatli bomba gibi bunu beklemek geriyor beni, hem de onların bombası patlayınca kendimi yeniden aynı acıları yaşarken bulacak olmak.
böyle bir korkuyu dillendirmek de zor. ne diyeceksin insanlara. sizin ananız babanız ölünce ben de sizinle tekrar aynı acıyı yaşayacağım için korkuyorum mu... çok bencilce geliyor kulağa. ama öyle işte. öyle iki ucu boklu değnek ki... böyle durumlarda insanların en çok yakınlarına, yakınında birilerine ihtiyacı oluyor. bunu en iyi bilen, yaşamış bir insan olarak orda olmakla aynı acıyı tekrar yaşamak ikilemi içerisinde kıvranıyorum. kendimi tanıdığım için orda olup kendimi mesafeli tutamayacağımı, duygularımı donduramayacağımı da biliyorum. böyle çaresizce ve sessizce kıvranıyorum kendi kendime.
uyudum...
sabah işe gelirken bir mesaj düştü telefonuma. bu sefer bir arkadaşımdan. akşam buluşacaktık. sanırım onla ilgili bişey diye düşündüm mesajı açarken. "annemi kaybettik..." yazıyordu mesajda. böyle kalakaldım elimde telefon.konuşacak halde değilim dediği için arayamadımda.
işin garip yanı burkayın annesine kuzenime üzüldüğümden daha fazla üzüldüm. işin kötü yanı bir müddettir de bundan korkuyordum. etrafımda annesi babası rahatsız o kadar çok insan var ki... hem ne yaşayacaklarını bilmek, saatli bomba gibi bunu beklemek geriyor beni, hem de onların bombası patlayınca kendimi yeniden aynı acıları yaşarken bulacak olmak.
böyle bir korkuyu dillendirmek de zor. ne diyeceksin insanlara. sizin ananız babanız ölünce ben de sizinle tekrar aynı acıyı yaşayacağım için korkuyorum mu... çok bencilce geliyor kulağa. ama öyle işte. öyle iki ucu boklu değnek ki... böyle durumlarda insanların en çok yakınlarına, yakınında birilerine ihtiyacı oluyor. bunu en iyi bilen, yaşamış bir insan olarak orda olmakla aynı acıyı tekrar yaşamak ikilemi içerisinde kıvranıyorum. kendimi tanıdığım için orda olup kendimi mesafeli tutamayacağımı, duygularımı donduramayacağımı da biliyorum. böyle çaresizce ve sessizce kıvranıyorum kendi kendime.
17 Ağustos 2011 Çarşamba
doğum ehliyeti
Az önce yine bir tanesine denk geldim.
Üvey anne işkencesi yüzünden 43 gündür yoğun bakımda yatan Fatih K. bugün ölmüş.
resmen kanım çekildi damarlarımdan.
bu nasıl bir vahşettir ki bir insan 9 yaşında, kendini savunmaktan aciz bir varlığa işkence edebilir. bundan nasıl zevk alır, ne gibi bir gerekçesi vardır???
şu salak dünyada insanlar basit bir işi yapacak kişiyi seçerken ve bunu düşünebilirken neden ebeveyn olmak için böyle bir eleme yöntemi yoktur. neden kendini bilmez her 2 ayaklı hayvan ebeveyn olabilmektedir.
çocuğuna bakamayacak, sevemeyecek insanlar neden hayvan gibi üremektedir. doğada bir doğal seleksiyon varken bu garip mahlukatlar neden yok olmamaktadır.
neden???
neden bu kadar savunmasız, günahsız melekler bu insanların olmayan insafına bırakılmaktadır.
anlayamıyorum...
öyle dağıldım ki düşüncelerimi toparlayıp yazamıyorum bile...
Üvey anne işkencesi yüzünden 43 gündür yoğun bakımda yatan Fatih K. bugün ölmüş.
resmen kanım çekildi damarlarımdan.
bu nasıl bir vahşettir ki bir insan 9 yaşında, kendini savunmaktan aciz bir varlığa işkence edebilir. bundan nasıl zevk alır, ne gibi bir gerekçesi vardır???
şu salak dünyada insanlar basit bir işi yapacak kişiyi seçerken ve bunu düşünebilirken neden ebeveyn olmak için böyle bir eleme yöntemi yoktur. neden kendini bilmez her 2 ayaklı hayvan ebeveyn olabilmektedir.
çocuğuna bakamayacak, sevemeyecek insanlar neden hayvan gibi üremektedir. doğada bir doğal seleksiyon varken bu garip mahlukatlar neden yok olmamaktadır.
neden???
neden bu kadar savunmasız, günahsız melekler bu insanların olmayan insafına bırakılmaktadır.
anlayamıyorum...
öyle dağıldım ki düşüncelerimi toparlayıp yazamıyorum bile...
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Saykocan'ın eğitimlisi
Adam kafayı yedi! katta herkese bir iyi bir iyi. yani normalinden çok daha fazla ilgi alaka gösteriyor. aklınca benim onlarla derdim yok, pis kaka selen modu:)
bir de bizim işe girdiğimizde marketing üzerine online aldığımız bir eğitim var. mecburi mi değil mi bilmiyorum ama şirketi, ürünleri vs tanıtıyor. onda da benim koçum kendisi idi. bu arkadaş yememiş içmemiş gidip ben ne kadarını tamamlamışım onu sorgulamış. sonra da cc'de müdürüm olan bir mail atıp "şunu şunu yapmamışsın, şu tarihe kadar yapman gerek" falan yazmış. koptum maili görünce. ben de "aa ben onu tamamen unutmuştum, hatırlatma için sağol" diye cevap yazdım.
adam harbi sayko... hadi diğeri özürlü idi de bunun derdi tamamen kendiyle bence:)
yazık lan... hayat böyle geçmez...
bir de bizim işe girdiğimizde marketing üzerine online aldığımız bir eğitim var. mecburi mi değil mi bilmiyorum ama şirketi, ürünleri vs tanıtıyor. onda da benim koçum kendisi idi. bu arkadaş yememiş içmemiş gidip ben ne kadarını tamamlamışım onu sorgulamış. sonra da cc'de müdürüm olan bir mail atıp "şunu şunu yapmamışsın, şu tarihe kadar yapman gerek" falan yazmış. koptum maili görünce. ben de "aa ben onu tamamen unutmuştum, hatırlatma için sağol" diye cevap yazdım.
adam harbi sayko... hadi diğeri özürlü idi de bunun derdi tamamen kendiyle bence:)
yazık lan... hayat böyle geçmez...
12 Ağustos 2011 Cuma
yusuf yusuf vs ahahahhahah!
Bana şu mail şakasını yapan şahsiyetin kim olduğunu sonunda öğrendim. kattaki muzurlardan biri. geçen kendi de itiraf etti sonunda ama ben zaten öğrenmiş, lan kesin intikam almalıyım moduna girmiştim.
bu arada kattakilerle klasik uğraşan bir modda olduğumu itiraf edeyim. en son kendisine laf atarken sanki o şakayı yapan kendisi değilmiş gibi "kendin kaşındın" moduna girdi. bana bir oyun oynayacakmış. katta diğerlerini de ortak etmeye çalışıyor vs. bir yandan tırsmıyor değilim. adamın şirketteki 9. yılı. yani burdaki herkesi tanıyor ve direk destek alır. ben de hemen mağdur ayaklarına yatmaya başladım. ama ben zaten mağdurum vs diye kendime destek çekmeye çalışıyorum. onun destekçilerini tarafıma çekmeye çalışıyorum.
bugün tam "ya ben tırsıyorum bundan" derken bir baktık araba anahtarı masasının üzerinde. hemen fikir üretimine geçildi. ben de gaza gelip gidip otoparkta arabasının yerini değiştirdim, bir alt kata çektim. sonra sakince bıraktım anahtarı masasına. şimdi akşam olup arabasına gitmesini bekliyorum.
bu açık açık bir savaş çağırısı oldu ama bir yandan yusuf yusuf diğer yandan çok eğlenceli yav... :)))))
....
sonra ne mi oldu? şahsiyet öğlen gitmiş arabasına. 1 gibi beni aradı. arabamı çekmişsin, bu nasıl iş diye. önce kredi kartım gitmiş falan dedi. ben iplemeyince bir sürü insan uğraştı falan dedi. en son sen benim arabama nasıl binersin, benim şahsi malım falan dedi. ben de "e sen de benim mailime girdin, o da benim özelimde" vs yaptıkça beni deviremeyeceğini farkedip sanırım olayı fazla abartmaya başladı. en son sen kim olduğunu sanıyorsun, nasıl arabamı çekersin vs derken "beni kanırtmaya çalıştığının farkındayım ama artık olayı hakarete vardırmaya başladın" dedim.
sonra bu kata geldi. bir tripler bilmemneler. şuursuzsun bilmemne. bayağı laf saydı. ben hala şakayı tersine çevirmeye çalışıyor diye fazla ciddiye almıyorum ama hakkaten dozunu şamşırdı. kattakiler de şok oldu. muhtemelen ağır abi egosu zarar gördü o da kendine yediremedi, bimiyorum.
sonuç olarak şahsiyet gösterdiği son derece aşırı tepki ile herkesin tepkisini topladı. demek ki şaka kaldırabilen bir tip değilmiş. ben de bunu öğrendim.
ha bu arada neler olmuş? boşlukları sonradan doldurduk. bu panik olup fleeti aramış, onlar da güvenlikten kameralardan incelemiş falan:)))))
5 Ağustos 2011 Cuma
aaaaah ahh!
geçen wings'e kıl oldum, tekrar shop&miles'a dönmeye karar verdim. hemen garantiyi arayıp yeni kart istedim. kart gelince de flexi'yi iptal ettirdim. görevli hatun "iptal işlemi için sizi arayacaklar" dedi. iyi dedim ben de. bugün beklenen arama gerçekleşti ama pek de benim beklediğim gibi değildi.
öğlene doğruydu sanırım. ekranda garantinin numarasını gördüm. aha dedim arıyorlar. açtım telefonu. allahım nasıl bir sestir benimle konuşan. resmen koltuktan düşüyordum! hayatımda duyduğum en etkileyici/çarpıcı ses "selen hanım ben garanti kredi kartları..." na benzer bir cümle kurdu. ne dediğinden çok emin değilim, o sırada kendime gelmeye çalışıyorum. kesin sesinin renginin de farkında, öyle bir tarzda konuşuyor ki etkilenmemek mümkün değil. neyse ben de cool'luğu elden bırakmıyorum. evet dedim, şu şu sebeple iptal ettirmek istiyorum. çocuk da çok uzatmadı, onayladı işlemi kapattık telefonu.
telefonu kapattım ama hala sesin etkisi altındayım. hemen face'de paylaştım... tabi çok eğlenceli bir status oldu. dönen geyikler daha eğlenceliydi. bayağı güldüm.
ama ya, yeminle hala etkisindeyim çocuğun. oy oy oy...
kesin de bücük felan bişeydir ha. görsem dünyam yıkılır... iyi böyle rüyamda dave gibi bişey olarak yer etsin:))))
öğlene doğruydu sanırım. ekranda garantinin numarasını gördüm. aha dedim arıyorlar. açtım telefonu. allahım nasıl bir sestir benimle konuşan. resmen koltuktan düşüyordum! hayatımda duyduğum en etkileyici/çarpıcı ses "selen hanım ben garanti kredi kartları..." na benzer bir cümle kurdu. ne dediğinden çok emin değilim, o sırada kendime gelmeye çalışıyorum. kesin sesinin renginin de farkında, öyle bir tarzda konuşuyor ki etkilenmemek mümkün değil. neyse ben de cool'luğu elden bırakmıyorum. evet dedim, şu şu sebeple iptal ettirmek istiyorum. çocuk da çok uzatmadı, onayladı işlemi kapattık telefonu.
telefonu kapattım ama hala sesin etkisi altındayım. hemen face'de paylaştım... tabi çok eğlenceli bir status oldu. dönen geyikler daha eğlenceliydi. bayağı güldüm.
ama ya, yeminle hala etkisindeyim çocuğun. oy oy oy...
kesin de bücük felan bişeydir ha. görsem dünyam yıkılır... iyi böyle rüyamda dave gibi bişey olarak yer etsin:))))
3 Ağustos 2011 Çarşamba
şaka!!!
Birkaç gündür ofisdeki yan "hot topic"imiz yıl ortası PO (performans objectives)larının gözden geçirilmesi. ben işe başladıktan 1 hafta sonra bana zorla doldurttukları için ne yazdığımdan bihaber zırvalamıştım bişeyler. şimdi bir de üzerine görev değişimi binince revize edilmesi farz oldu. 2-3 gündür de işte onunla cebelleşiyoruz. benim müdür kendininkini bize gönderdi ki biz de onunkine paralel bişeyler yazalım. onun objectiflerini "support" edelim vs diye.
neyse işte bugün sabah biraz onunla uğraştık. sonra bir foto çekimi için yukarı çıktık. dönüşte yasemin "selen ne maili bu, ne demişsin sen burda" dedi. ben de "ne maili, ne demişim?" dedim. gönderilen maillere baktım hemen. biri benim yokluğumda müdürün yazdığı maili reply all yaparak direktöre hitaben "bu ne demiş ben anlamadım, sizin de fikrinizi almak isterim" babında bir mail yazmış. maili görünce bastım kahkahayı. muhtemelen direktörümün işi, son derece muzip bir adamdır. hemen bir mail çaktım ben de "içimden bir ses sizin parmağınız var diyor" diye. sonra kendisi gelip "ne demek istedin mailde, neyi anlamadın, sonraki neydi" vs yaptı. sonuçta herkes gülüyor ama mailin faili hala meçhul.
tabi bu arada müdür de dahil oldu olaya. bu mailden sonra görüşmesek de olur formatında:)
morale of the story: never leave your inbox unattended.
hala meraktayım yalnız kim attı. organized bir crime olduğundan şüpheleniyorum. kattaki herkesin parmağı olabilir işin içinde:))))
neyse işte bugün sabah biraz onunla uğraştık. sonra bir foto çekimi için yukarı çıktık. dönüşte yasemin "selen ne maili bu, ne demişsin sen burda" dedi. ben de "ne maili, ne demişim?" dedim. gönderilen maillere baktım hemen. biri benim yokluğumda müdürün yazdığı maili reply all yaparak direktöre hitaben "bu ne demiş ben anlamadım, sizin de fikrinizi almak isterim" babında bir mail yazmış. maili görünce bastım kahkahayı. muhtemelen direktörümün işi, son derece muzip bir adamdır. hemen bir mail çaktım ben de "içimden bir ses sizin parmağınız var diyor" diye. sonra kendisi gelip "ne demek istedin mailde, neyi anlamadın, sonraki neydi" vs yaptı. sonuçta herkes gülüyor ama mailin faili hala meçhul.
tabi bu arada müdür de dahil oldu olaya. bu mailden sonra görüşmesek de olur formatında:)
morale of the story: never leave your inbox unattended.
hala meraktayım yalnız kim attı. organized bir crime olduğundan şüpheleniyorum. kattaki herkesin parmağı olabilir işin içinde:))))
30 Temmuz 2011 Cumartesi
sessizliğim uyuzluğumdandır...
evet kesinlikle yanlış anlaşılmasın tamamen uyuzluktandır...
akşam eve gelince laptop'ı elime almadığım bile oluyor. alırsam da paso bejeweled oynuyorum. sanırım beynimi pelteleştiriyor o oyun... en son geçenlerde blokladım. sonra ne mi oldu? 3-4 gün oynamadım bugün gene hüsamın hesabından girip....
neyse gelelim son 2 haftaya.
geçen hafta pts günü yazmışım yaşadığım kabusu. aynı kabus salı ve çarşamba da devam etti. nihayet çarşamba ssk'yu 283871. ve şişli etfali 263092. ziyaretimden sonra çözümlendi olay ve ben resmen işbaşı yaptım. işbaşı yapmasına yaptım da bu kadar koşturma, indi bindi vs sonucunda dizim isyan edip şişmeye ve ağrımaya başladı. bir önceki haftaya göre gayet geriledi. fizik tedavi daha çok ödem atmaya yönelik ilerledi vs. üstelik o zamana kadar olmayan ağrı ve sancılar ziyaret etmeye başladı.
bu arada dilek ve tolganın da taşınma telaşesi vardı. onlar bir yandan koştururken ben dizimle cebelleşiyorum, akşam bir saatte evde buluşuyoruz.
hafta böyle geçti, haftasonu dileklerde taşınmaya kağıt üzerinde yardım etmekle. kağıt üzerinde diyorum çünkü tek yaptığım bir sandalyede oturup diğerine ayağımı uzatmak ve şunu şuraya koyun bunu buraya gibi talimat vermek oldu. ha bir de mutfak malzemelerinin kağıtlarını açmaya yardım ettim oturduğum yerden. ama kraliçe gibiydim.
(buraya roberto bolle yazısını yazmıştım ama uzun olunca onu ayrı bir girdi yaptım)
bu hafta biraz daha iyiydim. en azından şişim azaldı, fizik tedavide daha çok hareket yapabilir oldum.
bu arada aslında işe erken başlamışım onu anladım. çünkü benden 1 hafta sonra aynı şekilde bir çocuk daha ameliyat olmuş. o 5 hafta yatacaktı. ben 25 gün sonra işteydim... aslında raporun bitmesine 1 hafta 10 gün falan kalmış olsa zorlamaz yatmaya devam ederdim de 20 gün daha olunca... yemedi.
geçen haftadan dilim yandığı için aktivitesiz bir hafta geçirdim. işten veya ftr den çıkıp eve geldim. uslu uslu oturdum, yedim içtim yattım.
bugünün aktivitesi ise caddebostan sahilinde uyuklamak oldu. 2-6 pm arası battaniye üstünde uyukladım resmen. küfür küfür öyle güzeldi ki...
akşam eve gelince laptop'ı elime almadığım bile oluyor. alırsam da paso bejeweled oynuyorum. sanırım beynimi pelteleştiriyor o oyun... en son geçenlerde blokladım. sonra ne mi oldu? 3-4 gün oynamadım bugün gene hüsamın hesabından girip....
neyse gelelim son 2 haftaya.
geçen hafta pts günü yazmışım yaşadığım kabusu. aynı kabus salı ve çarşamba da devam etti. nihayet çarşamba ssk'yu 283871. ve şişli etfali 263092. ziyaretimden sonra çözümlendi olay ve ben resmen işbaşı yaptım. işbaşı yapmasına yaptım da bu kadar koşturma, indi bindi vs sonucunda dizim isyan edip şişmeye ve ağrımaya başladı. bir önceki haftaya göre gayet geriledi. fizik tedavi daha çok ödem atmaya yönelik ilerledi vs. üstelik o zamana kadar olmayan ağrı ve sancılar ziyaret etmeye başladı.
bu arada dilek ve tolganın da taşınma telaşesi vardı. onlar bir yandan koştururken ben dizimle cebelleşiyorum, akşam bir saatte evde buluşuyoruz.
hafta böyle geçti, haftasonu dileklerde taşınmaya kağıt üzerinde yardım etmekle. kağıt üzerinde diyorum çünkü tek yaptığım bir sandalyede oturup diğerine ayağımı uzatmak ve şunu şuraya koyun bunu buraya gibi talimat vermek oldu. ha bir de mutfak malzemelerinin kağıtlarını açmaya yardım ettim oturduğum yerden. ama kraliçe gibiydim.
(buraya roberto bolle yazısını yazmıştım ama uzun olunca onu ayrı bir girdi yaptım)
bu hafta biraz daha iyiydim. en azından şişim azaldı, fizik tedavide daha çok hareket yapabilir oldum.
bu arada aslında işe erken başlamışım onu anladım. çünkü benden 1 hafta sonra aynı şekilde bir çocuk daha ameliyat olmuş. o 5 hafta yatacaktı. ben 25 gün sonra işteydim... aslında raporun bitmesine 1 hafta 10 gün falan kalmış olsa zorlamaz yatmaya devam ederdim de 20 gün daha olunca... yemedi.
geçen haftadan dilim yandığı için aktivitesiz bir hafta geçirdim. işten veya ftr den çıkıp eve geldim. uslu uslu oturdum, yedim içtim yattım.
bugünün aktivitesi ise caddebostan sahilinde uyuklamak oldu. 2-6 pm arası battaniye üstünde uyukladım resmen. küfür küfür öyle güzeldi ki...
iyi ki arkadaşlarını getirmiş:))))
geçen hafta "roberto bolle and friends" isimli bir dans gösterisine gittim o dizle. roberto abim dünyanın en ünlü baletlerinden biriymiş. 9 arkadaşı ile birlikte bir gösteri hazırlamışlar. bir bale sever olarak ben de göreyim istedim.
gittik perşembe akşamı harbiye açık havaya... mekan güzel ama dize pek uygun değil. neyse dizi geçtim. gösteri başladı. 10 bağımsız 5-10 dakikalık parçadan oluşuyordu. her parçada 2 dansçı. bazıları klasik balelerden sahneler bazıları bağımsız modern danslar. ilk parça çok bayıktı. allahım neye geldik biz falan olduk. 2. de aynı şekilde. romeo juliet mi ne ondan bir parça. hay allah bunca para boşa gitti höf pöf yaparken 3. parçada (Les Indomptes) 2 abi (bubenicek kardeşler) çıktı sahneye. ağzımız bir karış izledik. sanırım gösterinin en çok alkışını bu parça aldı.
benim en favorim alicia amatrian ve jason reilly'nin dans ettiği "mona lisa" isimli parça oldu. gıcırtı kılıklı bir müzikle bu kadar güzel gösteri yapılamazdı bence. tek kelimeyle ba-yıl-dım.
ahanda buldum:
sonra gene klasikler baydı. en eğlenceli parça ise "ballet 101". bunda da jason abi dansetti yine. bir adet uzun basket şortu ve t-shirtle çıktı sahneye. narrator bir amca baleyi anlatmaya başladı. bale 100 hareketten oluşur. 101 de denebilir diye giriş yaptı. sonra 100 hareketi sırayla tanıttılar jason ile birlikte. hareketleri tek tek yaptıktan sonra narrator rasgele numaralar söylemeye ve jason da onları yapmaya başladı. işte o anda balenin aslında bireysel adımların birleşmesinden oluştuğunu idrak ettim. hiç öyle düşünmemiştim. birbirini takip eden duruş biçimleri aslında. sonuna doğru anlatan o kadar hızlandı ki sonuçta sanki yandı gibi oldu ve jason yorgunluktan yığıldı... "and 101" diyerek bitirdiler.:)))
benim fizyoterapistim de gidecekti gösteriye. cts günü "beğendiniz mi" dedim. "iyi ki arkadaşlarını da getirmiş" dedi. 5 dakika falan güldüm resmen. hani gösteri ancak bu kadar güzel yorumlanabilirdi. bayıldım resmen.
gittik perşembe akşamı harbiye açık havaya... mekan güzel ama dize pek uygun değil. neyse dizi geçtim. gösteri başladı. 10 bağımsız 5-10 dakikalık parçadan oluşuyordu. her parçada 2 dansçı. bazıları klasik balelerden sahneler bazıları bağımsız modern danslar. ilk parça çok bayıktı. allahım neye geldik biz falan olduk. 2. de aynı şekilde. romeo juliet mi ne ondan bir parça. hay allah bunca para boşa gitti höf pöf yaparken 3. parçada (Les Indomptes) 2 abi (bubenicek kardeşler) çıktı sahneye. ağzımız bir karış izledik. sanırım gösterinin en çok alkışını bu parça aldı.
benim en favorim alicia amatrian ve jason reilly'nin dans ettiği "mona lisa" isimli parça oldu. gıcırtı kılıklı bir müzikle bu kadar güzel gösteri yapılamazdı bence. tek kelimeyle ba-yıl-dım.
ahanda buldum:
sonra gene klasikler baydı. en eğlenceli parça ise "ballet 101". bunda da jason abi dansetti yine. bir adet uzun basket şortu ve t-shirtle çıktı sahneye. narrator bir amca baleyi anlatmaya başladı. bale 100 hareketten oluşur. 101 de denebilir diye giriş yaptı. sonra 100 hareketi sırayla tanıttılar jason ile birlikte. hareketleri tek tek yaptıktan sonra narrator rasgele numaralar söylemeye ve jason da onları yapmaya başladı. işte o anda balenin aslında bireysel adımların birleşmesinden oluştuğunu idrak ettim. hiç öyle düşünmemiştim. birbirini takip eden duruş biçimleri aslında. sonuna doğru anlatan o kadar hızlandı ki sonuçta sanki yandı gibi oldu ve jason yorgunluktan yığıldı... "and 101" diyerek bitirdiler.:)))
benim fizyoterapistim de gidecekti gösteriye. cts günü "beğendiniz mi" dedim. "iyi ki arkadaşlarını da getirmiş" dedi. 5 dakika falan güldüm resmen. hani gösteri ancak bu kadar güzel yorumlanabilirdi. bayıldım resmen.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Pişmiş tavuk da neymiş???
Bu sabah işe gittim bir heyecan. ben geldim modunda. kattakilerle kucaklaştık vs. ilk toplantım 9:30'da. giderken HR'a uğradım. Raporu verdim, bişeyler sordular. ne bileyim siz sisteme girecekmişsiniz falan dediem. sonra bir şekilde benim raporun henüz bitmediğini farkettiler. kızın gözleri faltaşı gibi açıldı. olmaz, gelemezsin diye. meğer raporlu iken işte olursam şirkete cezası varmış. çalışma bakanlığı bilmem ne... haydaaa. ee ne olcak, gidip işe başlamasında sakınca yoktur yazısı alınacak.
ve macera başlar...
önce acıbademe gidip araba park edilir, taksiyle şişli etfal. doktor beni görünce "ben biliyordum boyle olacağını" der... neyse, ne bilem. ee ne yapcaz, raporu revize edecekler. iyi. rapor? sgk'da. aslını bana geri vermezler. eee? ee si seni git ameliyat olduğun hastaneden yeniden işe başlayabilir yazısı al. of allahım! acıbademe dönülür, yazı alınır. bu arada bilimum bilgi hattı aranır ve yine sgk üzerinden gidilmesi gerektiği bilgisi alınır. arabaya atlanır, sgk'ya gidilir. 1 saat sıra bekledikten sonra önce: "ne alaka yaa, git başla, başlarken yazıya gerek yok" cevabı alınır ancak bu sırada kişi raporun daha bitmediğinin farkında değildir. sonra durum açıklığa kavuşunca hararetli tartışmalar başlar. öyle mi olmalı, böyle mi vs vs... bir türlü nasıl bir yazı yazmaları gerektiğine ikna olamazlar. bu arada acıbademin raporunda mühür de yoktur. sonuçta yazı alınmadan binadan çıkılır. tekrar şişli etfale gitmeden önce acıbademe uğranıp yeni yazıya mühür bastırılır. yeniden şişli etfale gidilir. tabi sağlık kurulunda nöbetçi doktorlar çoktan gitmiştir polikliniklerine. saat de zaten 3:30 falandır. oradaki görevli ne yapmak istediğimi duyunca uzaylı görmüş gibi yüzüme bakar. iki alternatif vardır önümde. ya sgk'dan ilk raporu alıp değiştiricem. ya da yeni yazı ile gidip yeni rapor çıkartıcam...
kös kös acıbademe dönülür, çünkü araba oradadır.
günün bilançosu: dünyanın otopark ve taksi parası, çifter kez ziyaret edilen kamu ve özel sektör binaları. çözülemeyen bir sorun ve başlanamayan bir iş!
şeytan diyor git 20 gün tatil yap anasını satayım.
bir de öyle yoruldum ki...
hahhaa asıl bir de argümanları analiz edelim:
1. adamın yaptığı ameliyatı kabul ediyorsun ama raporu neden etmiyorsun??? (özel hastane raporu için)
2. rapor bitmeden işe başlar da sonra tam iyileşmediğin için yeniden sakatlanırsan devleti zarara sokarsın!!!
3. bizim yetkimiz yok
4. sen deli misin? git raporun bitene kadar istirahat et!!!
,
ve macera başlar...
önce acıbademe gidip araba park edilir, taksiyle şişli etfal. doktor beni görünce "ben biliyordum boyle olacağını" der... neyse, ne bilem. ee ne yapcaz, raporu revize edecekler. iyi. rapor? sgk'da. aslını bana geri vermezler. eee? ee si seni git ameliyat olduğun hastaneden yeniden işe başlayabilir yazısı al. of allahım! acıbademe dönülür, yazı alınır. bu arada bilimum bilgi hattı aranır ve yine sgk üzerinden gidilmesi gerektiği bilgisi alınır. arabaya atlanır, sgk'ya gidilir. 1 saat sıra bekledikten sonra önce: "ne alaka yaa, git başla, başlarken yazıya gerek yok" cevabı alınır ancak bu sırada kişi raporun daha bitmediğinin farkında değildir. sonra durum açıklığa kavuşunca hararetli tartışmalar başlar. öyle mi olmalı, böyle mi vs vs... bir türlü nasıl bir yazı yazmaları gerektiğine ikna olamazlar. bu arada acıbademin raporunda mühür de yoktur. sonuçta yazı alınmadan binadan çıkılır. tekrar şişli etfale gitmeden önce acıbademe uğranıp yeni yazıya mühür bastırılır. yeniden şişli etfale gidilir. tabi sağlık kurulunda nöbetçi doktorlar çoktan gitmiştir polikliniklerine. saat de zaten 3:30 falandır. oradaki görevli ne yapmak istediğimi duyunca uzaylı görmüş gibi yüzüme bakar. iki alternatif vardır önümde. ya sgk'dan ilk raporu alıp değiştiricem. ya da yeni yazı ile gidip yeni rapor çıkartıcam...
kös kös acıbademe dönülür, çünkü araba oradadır.
günün bilançosu: dünyanın otopark ve taksi parası, çifter kez ziyaret edilen kamu ve özel sektör binaları. çözülemeyen bir sorun ve başlanamayan bir iş!
şeytan diyor git 20 gün tatil yap anasını satayım.
bir de öyle yoruldum ki...
hahhaa asıl bir de argümanları analiz edelim:
1. adamın yaptığı ameliyatı kabul ediyorsun ama raporu neden etmiyorsun??? (özel hastane raporu için)
2. rapor bitmeden işe başlar da sonra tam iyileşmediğin için yeniden sakatlanırsan devleti zarara sokarsın!!!
3. bizim yetkimiz yok
4. sen deli misin? git raporun bitene kadar istirahat et!!!
,
beynimiz garip çalışıyor...
İnsan psikolojisi garip birşey. vücudunda yanlış giden bişey varsa, odak direk orası oluyor. hani bir yerin kesilince canın orda atar ya, onun gibi birşey.
düştüğümden beri de benim hayatım dizim odaklıydı, şimdi daha bir artmaya başladı.
hastanedeyken verdikleri ilacın yan etkisiyle olsa gerek dalarken sıçrayarak uyanıyordum ve her seferinde mutlaka bir şekilde dizimi sakatlayacak bir pozisyonda oluyordum. ya merdivenden düşmekte, ya yolda yuvarlanmakta vs...
şimdi ise bir nebze bunun uyanık versiyonunu yaşıyorum. yürürken vs gözümün önüne sürekli bir ayağımın kaydığı, merdivenden düştüğüm görüntüler geliyor. yürüdüğüm patikayı o kadar dikkatli izliyorum ki... izlememin sebebi ise muhtemel tehlikeler. diyorum sürekli kayıyorum, tökezliyorum, dizim dönüyor vs. yani yaşanabilecek her türlü tersliği anlık olarak beynimde yaşıyorum. her adım yeni bir mücadele, bir savaş gibi. korka korka yürümek keyifsiz bişey:(
düştüğümden beri de benim hayatım dizim odaklıydı, şimdi daha bir artmaya başladı.
hastanedeyken verdikleri ilacın yan etkisiyle olsa gerek dalarken sıçrayarak uyanıyordum ve her seferinde mutlaka bir şekilde dizimi sakatlayacak bir pozisyonda oluyordum. ya merdivenden düşmekte, ya yolda yuvarlanmakta vs...
şimdi ise bir nebze bunun uyanık versiyonunu yaşıyorum. yürürken vs gözümün önüne sürekli bir ayağımın kaydığı, merdivenden düştüğüm görüntüler geliyor. yürüdüğüm patikayı o kadar dikkatli izliyorum ki... izlememin sebebi ise muhtemel tehlikeler. diyorum sürekli kayıyorum, tökezliyorum, dizim dönüyor vs. yani yaşanabilecek her türlü tersliği anlık olarak beynimde yaşıyorum. her adım yeni bir mücadele, bir savaş gibi. korka korka yürümek keyifsiz bişey:(
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)